İsyan Günlerinde Aşk (TRT ve EL-CEZIRE Ortak Yapımı)

 
Özet: Fransız devriminin heyecan dolu günleri… Bu sırada farklı bir heyecan, aşk heyecanı duyan iki gencin başından geçenler…
– NE İSTİYORUZ!
– Eşitlik, özgürlük, kardeşlik!
– NE ZAMAN İSTİYORUZ!
– Binyediyüzseksendokuzda!
– Evet arkadaşlar birkaç dakika ara veriyoruz. Zira uzun süre Fransızca bağırmak çok sıkıcı!
Anonsla beraber isyancı gençler, kendilerini sarayın karşısındaki çimenliklere bıraktılar. Yanlarında getirdikleri peynir ve şaraplarıyla karınlarını doyurup, eyleme kaldıkları yerden devam etmek istiyorlardı. Bu sırada az ilerde…
– Pardon! Tirbüşonunuzu alabilir miyim?

Soruyu soran alımlı genç kız, soruyu sordugu genç adamın heyecanlanmasına yolaçmıştı. Daha önce bu kadar güzel bir kız ondan türbuşonunu istememişti. Buraya gelmekle doğru yapmıştı. Etraf, türbuşon arayan güzel kızlarla doluydu…

– Elbette buyrun. Ama sizi uyarmalıyım. Onun adı “tirbüşon” degil “türbuşon” dur!

– Kusura bakmayın ama bence ikiniz de yanılıyorsunuz. “Tirbüşon” veya “türbuşon” degil, “Tirbuşon” olmalı…

Konuşmaya ansızın dahil olan bu adam da kimdi?! Genç adam, kızla kurmak üzere olduğu yakınlaşmanın bozulacağından korkarak, biraz sertçe çıkıştı:
– Pardon kimsiniz siz? Ne hakla bize neyin doğru olduğunu ögretmeye çalışıyorsunuz?
– Ben François-Marie Arouet… Ama “Voltaire” olarak tanırlar. Hangi hakla size doğruyu gösterdiğime gelince… Bu hak, herkesin doğuştan elde ettiği, devredilemez ve kısıtlanamaz haklardan biri olan “ukalalık yapma” hakkıdır!

Genç kız, bu “ukala” adamdan etkilenmişti. Genç adam ise, Voltaire gibi ünlü biriyle baş edemeyeceğini ve kızı kaptıracağını düşünüyordu. Zaten hayatı boyunca böyle olmuştu. Hep daha iyi, zengin, akıllı, yakışıklı biri gelip, onun istediği şeyi elinden almıştı. “Bu sefer izin vermeyeceğim!” diye düşünen genç adam; türbişonu, tirbuşonu veya her ne haltsa onu kızın elinden kaptı ve Voltaire olarak tanınan adamın yüzünü tanınmaz hale getirene kadar suratına sapladı!
Diğer eylemcilerin neler oldugunun farkına varması uzun sürmedi. Eylemin liderlerinden en ukala olanı öldürülmüştü. “Bunu yapanlar mutlaka sarayın gönderdiği casuslardır.” diye düşünen kalabalık, genç adam ve kızı kovalamaya başlar..
– Dikkat edin! Elinde türbüşon var!
– Türbüşon degil! Tirbişon!
– Ne tirbişonu be! Turbüşon, turbüşon…
– Kesin sunu! Kırk yıllık turpüşonu ne hale getirdiniz!
– Kim lan bu dallama! Sen git de ilkokulu bitir!

Kalabalık; tek vücut olarak hareket eder halden, anarşik bir hale dönüşmüştü. Ortak hareket ruhu uçup gitmişti. Türpüşoncular ve Tirbuşoncular nispeten sakindi ama Aşırı Turpuşoncular ve Paramiliter Tirboşuncular saldırgan bir politika izliyordu. Tirbusolcular ise pasif direnişin en etkili yol olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu sırada genç kız ve genç adam, sarayın arka bahçesine saklanmayı başarmışlardı. Dikkatleri dağılan kalabalığa ve  muhafizlara farkettirmeden saraya girdiler.
İşte, yıkmaya çalıştıkları sistemin kalbindeydiler… Eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin önündeki en büyük engel bu yozlaşmış aristokrasiydi. Yaşadıkları heyecan nedeniyle kanları hızlı hızlı akıyordu. Koridorda ilerlerken, içinde büyük bir yatak olan bir oda gördüler. Genç kız ve genç adam içeri süzüldüler. Bakışlarını birbirlerinden alamıyorlardı. Üzerlerindekileri çıkardılar ve koca yatağa uzandılar. Bu sırada odanın kapısından bir kafa uzandı:
– Hey! Kimsiniz siz!

Yeni aşıklar panikle toparlandılar. Onları basan yaşlı adam da kimdi? Biraz daha dikkatli ve giyinik bakınca, karşılarındaki pijamali yaşlı adamın KRAL 16. Lois oldugunu anladılar. İlk sözü Kral söyledi;

– Anladım! Siz şu dışardaki vahşilerdensiniz! Şimdiden birbirinize düşmeniz ne kadar ironik. Halbuki aynı şeyi istediğinizi haykırıyordunuz az önce… Şimdi defolun sarayımdan!
– Bu saray senin değil! Fransız halkının! Duvardaki resimler, yerdeki TÜRK halısı, yatağın yanındaki sehpahanın üstünde duran altın türbişon! Hepsi Fransızların!
– Hah hah hah! Benden daha iyi oldugunu  düşünen şu yeni yetmeye bakın! Daha tirpişolün adını bile doğru söyleyemiyor!

Genç adam o anda bu iğrenç bunağı öldürmeye karar verdi. Bu onun son kahkahası olacaktı. Hem Voltaire’i öldürerek devrime verdiği zararı fazlasıyla tazmin edecekti. Ama genç kız ondan önce davrandı. Seppanın üstündeki şarap şişesini kaptığı gibi kralın kafasına vurdu. Lakin yaşlı kralın kafatası öyle zayıftı ki şişe kırılmadı. Kırılan sadece kralın kafatasıydı…

İki yeni aşığın da elleri kanlanmış, katil olmuşlardı. Bu, aralarında çok özel bir bağın oluşmasını sağladı. Birlikte saraydan çıktılar ve yanlız kalabilecekleri bir ağaç dibi buldular. Kız, bir kralı öldürdüğü için öylesine büyük bir şok geçirmişti ki elindeki cinayet aletini sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Sessiz bir ağaçlığa vardıklarında, oturup soluklandılar.  Kız, tedirgin bir ses tonuyla sordu; “Şimdi ne yapacağız?”
Genç adam oldukça sakindi;
– İlk olarak cinayet silahlarından kurtulacagiz. Yani benim Voltaire`i öldürdüğüm tirbuşondan ve senin kralı öldürdüğün şarap şişesinden… Tabi önce sakinleşmek için bişeyler içeceğiz.

Genç adam, Voltaire`ye bulanmış tirbuşon ile kralın kanına boyanmış şarap şişesini açtı…
THE END

YA TUTARSA


Özet: Nasrettin Hoca, köyünü, girdiği ekonomik darboğazdan çıkarmak için göle maya çalmak gibi çılgın girişimlerde bulunur. Ancak o gölde yoğurda dönüşme potansiyelinden fazlası vardır…
   160 milyon yıl önce Arap Yarımadası’nın, arkasına Afrika’yı da alarak Asya kıtasını ittirmesi; Alp­-Himalaya kıvrımının parçası olan Anadolu Yarımadası’nın Tethys Denizi’nin içinden yükselmesiyle sonuçlanmıştı. Bu “sonuçlanma” elbette peşinden birçok “sebeplenmeyi” de getirdi.
Günümüzden 800 yıl önce… Selçuklu’nun “Hakan” sıfatını taşımayan Hakan’ı Timurlenk, beslemeleri için ordusunun fillerini Anadolu’daki çeşitli yerleşim bölgelerine gönderiyordu. Bu zorunlu vatan hizmeti için seçilecek kadar şanssız olan köylerden biri de Akşehir gölünün yanına kurulmuş ve Nasrettin Hoca’nın da ikamet ettiği köydü.
 Kısa süre sonra fil denen bu tek kişilik çekirge sürüsü, köylünün hayvanları için sakladığı yemleri bitirmiş ve halk kendi erzakından pay verecek duruma düşmüştü. Hayvanlarını besleyemediklerinden birçoğunu kesip yemişlerdi. Fakat bu da yetmemiş ve sonunda ciddi bir kıtlık baş göstermişti. Neyse ki bu sırada Timurlenk’in aklına birilerine saldırmak gelmişti de filler kendileri için çıkan sefer-görev emrini alıp uzun bir yolculuğa koyulmuşlardı.
  Bu güzel haber, köylüyü kutlama havasına sokmuştu. Ordunun sefere çıkışını kutlama bahanesiyle –ki aslında tam olarak bunu kutluyorlardı- köyün meydanında toplanılmış ve herkes elinde kalan yiyeceklerle eğlenceye katılmıştı. Nasrettingiller’in, köyün biraz dışında kalan evinde de benzer bir heyecan vardı. Hoca ve karısı zor günler için saklanan erzakın bir kısmını kullanıp güzel bir ziyafet çekmişlerdi kendilerine…
Ertesi sabah uyanan ve geçen geceden kalan bulaşıklarla yüzleşme sırasının kendisinde olduğunu bilen Hoca “uyanıkça” olduğunu düşündüğü planının parçası olarak yatakta oyalanıyordu. Ah keşke eti, kedinin yediğine inansaydı da yemek pişirmek ve bulaşık yıkamak da dâhil, ev işlerini dönüşümlü yapma şartlarını içeren bir barış antlaşmasını kabul etmek zorunda kalacak şekilde kırmasaydı hayat arkadaşının kalbini… Bir umut, karısının uyanmasını ve kendisinde olan bulaşık sırasına “sıraya kaynamak pahasına” girerek yerini almasını bekledi. Ama aldığı tek, şey karısının “her şeyi biliyorum” minvalindeki dirsek vuruşuydu böğrüne…
   Her zaman yaptığı gibi sakalını sıvazlayarak yataktan kalktı. Böylelikle hala orada olduğunu teyit ediyordu. Zira karısı sık sık onu kesmekle tehdit ederdi. Velhasılı kap kacağı aldı ve normalde bahçede bulaşık yıkamak için kullandıkları yalağa su doldurmaya üşendiği için göl kıyısına giderek, hayatın müşterek olduğunu kabullenişini, doğa anaya göstermeye başladı.
Bu sırada az ilerde, akşamki eğlence ve şarabın etkisini üstlerinden atmak için gölde yüzmeye karar veren köyün ileri gelenlerinden birkaçı göründüler. İleri gelenlerden oldukları için bulaşık yıkarken gördükleri Hoca hakkında hemen ileri geri konuşmaya başladılar;
-Hocaa Nasrettiiiiiin! Hoca Nasrettiiiiin! Kolay gelsiiiin! Ellerin dert görmesiiin! Bizim bulaşıkları da halledersen Allah seni cennetine kabul eylesiiin! Hah hah hahahha!
-Bre deyyus! Ne bulaşığından bahsedersin! Ben ki burada ilim irfan için çabalarım…
-Sen ne dersin be ey ihtiyar! Nerden gelirmiş o yaptığın işin ilimi?
-Yahu ben burada göle maya çalarım. Çalarım ki bir göl dolusu yoğurt olsun. Olsun ki kıtlık bir daha bu köye hiç uğramasın.
 Hazır cevap olduğunu bilmelerine rağmen Hoca’nın bu cevabı onları hazırlıksız yakalamıştı. Dolayısıyla daha fazla uğraşmadan ihtiyarın yanından uzadılar.
  O esnada Hoca’nın zihninde Dr. Frenkestain’ın gizli laboratuarının tepesindeki paratoner misali şimşekler çakıyordu. Az evvel kendisini rahatsız eden aklı evvelleri uzaklaştırmak için uydurduğu lakırdı hiç de öyle yabana atılacak cinsten değildi. Acaba gerçekten koca bir gölü mayalamak mümkün olabilir miydi? “Denemekte faide vardır.” diyerek eve döndü. Karısı kalkmıştı ve bir gardiyan edasıyla etrafta dönüp duruyordu. Yapmayı planladığı şeyi O’na fark ettirmek istemedi zira olayla ilgisi olmayan kişilere gereksiz açıklamalar yapmak tarzı değildi.
   Karısının içeri gittiği bir andan faydalandı ve mutfaktaki tel dolabın yanına seğirtti. Yaşından beklenmedik bir el çabukluğuyla mayadan bir miktar alıp, yaşından beklenmedik denemeyi yapmak üzere kapıya doğru yönelmişti ki aynı hayatı paylaşmak için Allah huzurunda yemin ettiği karısıyla göz göze geldi. Aynı hayatı yani onunkini paylaşıyorlardı ve karısı hiç de paylaşımcı değildi.
Canından bir kez daha bezmesiyle sonuçlanan gereksiz söz düellosunu kaybetmiş ama mayayı kurtarmış olarak bahçeye çıktı sonunda… Ne ilginç ki hemen herkese ağzının payını vermesiyle ünlüydü ama sıra karısına gelince üzerine Japon yapıştırıcısı sürülmüş-dut yemiş bülbüle dönüyordu.
   Sonunda istediği olmuş ve gölle baş başa kalmıştı. Lakin mayayı dökmeden önce aklına kayda değer bir soru geldi. “Ne mayalanacaktı?” Gölün sütten değil de sudan oluştuğunu düşünmemişti. “Hiçbir işe yaramayacak bir fikir daha!” diyip hayal kırıklığı içinde eve dönmeye karar vermişti ki aklına, karısının görmesi halinde arakladığı maya hakkında ne söyleyeceği geldi. Gereksiz açıklamalar konusundaki prensibi gereği mayayı göle döktü. Ardından yüzünü de döküp eve döndü.
Akşehir gölü ilginç bir göldür. Gerçi çok daha ilginç olacaktı ama geçmişi gerçekten kayda değerdi. Hikâyemizin başında dediğimiz gibi 160 milyon yıl önce adeta sıkılan bir sivilce misali yükselen Anadolu toprakları o sıralar “toprak” olmaktan çoook uzaktaydı. Ancak bu eksikliğini kapatacak, evrende en az bulunan şeye sahipti: İlk Evrelerindeki Hayat’a…
    Adınız gibi bildiğiniz ama kabul etmek istemediğiniz gibi hayat cennet denen hayali bir mekânda değil adeta cehennemi andıran okyanus dibi sıcak su gayzerlerinin etrafında başlamıştı. Hayatın filizlendiği bu sıcak su çorbası kendisini birden bire, şimdilerde “Akşehir Gölü” dediğimiz çorba kâsesinin içinde bulunca, içindeki canlılar duruma uyum sağlamış ve “duruma uyum sağlama” nın çok eğlenceli olduğunu düşünerek milyonlarca yıl boyunca bu oyunu oynamaya devam etmişlerdi.
   Ancak göl, bir süre sonra tüm yavruları yuvadan uçan ebeveynlerin yaşadığına benzer depresif duygularla birlikte sessizliğe gömülmüştü. Fakat şimdi sessiz geçen milyonlarca yılın ardından, kalbinin derinliklerinde yatan o ilkel canlı, kendisine misafir olarak gelen maya bakterileriyle DNA DNA’ya verip tüm zamanların geri dönüşünü yapmaya hazırlanıyordu.
Aylar sonra…
Tüm olup bitenin üzerinden birkaç ay daha geçmiş ve bu sırada birkaç ekstra şey daha olmuştu. Mesela Nasrettin Hoca kendisinden kazan isteyen komşusuna, Dünya’nın Merkezi’ni soran köylüye ve kürk giymeden gittiği yemek davetine kürkünü giyerek tekrar gittiğinde kendisine ayrı bir ilgi-özen gösteren ev sahiplerine hadlerini bildirmişti. Gerçi bunları muhtemelen siz de biliyorsunuz. Fakat bilmediğiniz; Akşehir Gölü’nün tabanında başlayan belli belirsiz beyazlaşmaydı.  Yaşanacaklar ise “Nasrettin Hoca ve Akşehir Gölü’nde Yaşanan Belli Belirsiz Beyazlaşma” isimli bir fıkraya konu olamayacak kadar ciddi sonuçlar doğuracak şeylerdi.
    İlk kurbanlar kıtlık zamanlarında sağ kalmayı başarmış birkaç küçükbaş hayvandı. Su içmeleri ve sulak arazide yetişen otlardan yemeleri için onları göl kıyısına götüren çoban daha ne olduğunu anlamadan, hayvanların gölün içine batışlarına şahit olmuştu. Çoban yalnız değildi. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanan tartışmanın ardından köyün ileri gelenleri bir araştırma komisyonu kurtulmasına karar verdi. Bu, tarihte adı “araştırma komisyonu” olan ilk araştırma komisyonuydu aynı zamanda… Ve çok da başarılı oldular. Koyunların nereye gittiklerini öğrenmişlerdi. Hem de bizzat kendileri de giderek. Elbette gördüklerini asla anlatamayacaklardı.
    Durumdan en çok etkilenen Nasrettin Hoca’nın karısı olmuştu. Hemen gölün kıyısındaki evinde oturup bu gizemli olayların onu da “içine çekmesinden” korkuyordu. Nasrettin ise bu konuda rahattı. Tam olarak bu konuda yani…  Yani anladınız işte! Yine de karısının içini ve kendi kafasını rahatlatmak için eline feneri alarak emektar (bkz. emekçi) eşeğinin sırtına atlayıp gece devriyesine çıkmaya karar verdi.
    Bu ılık yaz gecesinde, hem göğü hem de gölü aydınlatan dolunaya rağmen etrafta hiç kurt adam yoktu.  Yani küçük bir gezi için koşullar iyiydi. Hatta fazla iyiydi çünkü normalde, etrafta yaşayan küçük canlıların düzenlediği resital kulakları doldururdu. Kurbağalar, ağustos böcekleri ve puhu kuşlarının; ev hanımlarının altın günlerini aratacak desibelde yaydıkları ses dalgalarından eser yoktu. Bırakın ses dalgalarını, gölün kendi dalgaları bile kesilmişti. Durumu özetleyecek tanım ancak “ölüm sessizliği” olabilirdi.
   Nasrettin ve eşeği Keşe, sakin görünen gölün kıyısında ilerliyorlardı. Hoca, gözleriyle ufku tarıyordu ki ufuk çizgisinin bombeli olduğunu fark etti. Sanki Dünya, düz değil de yuvarlakmış gibi… Biraz daha dikkatli bakmak için eşeğinden indi. Evet, evet… Gölün ortasında bariz bir bombe vardı.  Ve… Ona doğru yaklaşıyordu!
   Hani “İnsan bilmediği şeyden korkar.” derler ya… Nasrettin de ne olduğunu bilmediği bu “şey” karşısında dehşete kapılmıştı. Neler olacağı konusunda Hoca’dan daha iyi sezgilere sahip eşeği Keşe, (örneğin hocanın ne zaman ineceği) nalları olmamasına rağmen dörtnala kaçmaya başlamıştı. Ortada dımdızlak kalan Hoca salâvat getirdi.
   O anda, göl sularını kabartarak, kıyıya doğru hızla ilerleyen “şey” durdu. Ardından, 100 arşın kadar sağında bir hareketlenme oldu bu sefer de… Ne olduğunu anlamaya çalışan ihtiyar, sudaki hareketlenmeye baktı. Bir iki saniye geçmişti ki binlerce balık sudan zıplamaya, dolunayın; üzerine ışık tutulmuş bir ayna gibi ışıl ışıl parlattığı gölün sularından kaçarcasına fırlamaya başladılar.
   Ama bu çabaları, insanların ilk uçuş denemelerine benzer bir şekilde sona erdi. Kaçamadılar. Açılan dev bir ağız hepsini tek seferde içine çekti. Hoca, manzaranın korkunçluğundan-korkmak ile ilginçliğinden-meraklanmak ve muhteşemliğinden-etkilenmek arasında kaldı bir an… Sanki ağzı olan dev bir kartopuydu karşısındaki… Şeye benziyordu… Şeye… İçinde bulunduğu suya karışmayan, dev bir kâse yoğurda!
    O an her zamanki gibi kafasında şimşekler çaktı. Hani ilkokulda statik elektrikle oynamak için kafamıza plastik bir kalem sürter ve kalemde oluşan elektrikle küçük kâğıt parçalarını hareket ettirirdik. İşte o an Hoca’nın kafasındaki elektrikle Victor Hugo’nun tek cilt haline getirilmiş “Sefiller” romanını hareket ettirebilirdiniz.
    Birkaç ay önce yaptığı deneme aklına gelmişti. Göle döktüğü mayayı hatırladı. Fakat süt olmaksızın nasıl yoğurda dönüşmüştü ki? Sonra jeton düştü. O gün bahçedeki yalağı suyla doldurmaya üşendiği için bulaşıkları gölde yıkamıştı. Tabakta kalan yoğurt kalıntıları mayalanmış olmalıydı.
   Elbette işin aslı öyle değildi. Maya bakterileri, gölün dibinde, tamamen kendi halinde takılan pre-historik ilkel canlıyla bir araya gelmişti. Bu tam anlamıyla bir “bir araya gelme” idi. Zira bu mikroorganizmalar adlarına yaraşır şekilde “organize” olup sonunda tek bir dev canlıya dönüşmüşlerdi.
Nasrettin şanslıydı. Az önce şahit olduğu beslenme çılgınlığı sayesinde, yaratık onunla ilgilenecek fırsat bulamamıştı. Hoca da bundan faydalandı ve sessizce oradan uzaklaştı, sabah köy meydanında epey bir gürültü koparmak üzere…
Devam Edecek…

A PLAYLİST STORY

Aslında “çalma listesi öyküsü” demem gerekir zira tüm şarkılarımı internetten illegal olarak indiriyorum ve ana dilim Türkçe… Ama “ahlak” denen şey gerçekte; mevcut düzenden doğmuş ve onun korunmasını sağlamak için sürekli yeniden kurgulanmış, insan yapısı bir soyutluk, bir kültür ürünü olduğu için bu durumu kafama takmıyorum. Dil konusunda da söyleyeceklerim aynı…

Her neyse… Tamamen rastgele bir şekilde ortaya çıkan bu listedeki şarkıları sırayla dinlerken aklıma, daktiloyla Shakespeare oyunu yazmaya çalışan şempanzeler geldi. Çünkü rastgele indirilen şarkılar bir şekilde sıraya girmiş ve liste olmuşlardı.. Kaostan bir düzen doğabilir miydi? Ardından düşüncelerim daha da derinlere indiler… Tabi her zaman olduğu gibi bu, yeni soruların ortaya çıkmasına neden oldu. Ne de olsa insan zihni: evrende bilinen tek ve dolayısıyla en zengin, doğal “soru” kaynağı olan insan beyninin üstüne kurulmuş, bir tür maden kasabasıydı. Derinlere indikçe çıkardığınız sorular daha değerli ve saf hale geliyordu. Elbette bu eyleme, derinliklerde kaybolma tehlikesinin artması pahasına girişmek gerekiyor. Neyse ki sonuç, riske girmeye değer… İsn’t it?

Bu ham ve işlenmemiş soruları kullanarak sanat, bilim gibi düşünsel ürünler ortaya koyabiliyoruz. Bizi diğer canlılardan ve parçası olduğumuz evrenden farklılaştıran, buna mukabil varoluşsal farkındalığımızı ortaya çıkartan ve aynı zamanda tüm bu gerçeklikle bütünleştiren hep bu sorular ve kaynağını onlardan alan düşüncelerimizdir.

Well hasılı söz konusu listedeki şarkılara daha dikkatli bakmaya karar verdim. “Belki de tek başlarına anlattıklarından bağımsız olarak anlatmaya çalıştıkları başka bir şey vardır hep birlikte…” diyerek. Ve durup dururken böyle bir cümle kurduğum için kendime şaşırarak…

ÖYKÜ

“Time To Say Goodbye. Bye Bye Miss American Pie” dedi adam… Kadın “Highway To Hell! Road To Hell!” diyerek cevapladı. “Cehenneme kadar yolun var” demek istercesine… Hatta bir an silahını çekmeyi düşündü Janie’s (Got A Gun)… Ayağa kalktı ama vazgeçti. Sanki kızgınlığı, üstünde oturduğu sandalyeden kaynaklanmış ve ayağa fırlayınca aklı başına gelmiş gibi… (Angry Chair) Nobody’s Wife olarak yaşayacaktı sonsuza kadar. Bunu yapabilirdi ama birinin nasıl yaşayacağını göstermesi gerekiyordu.(Show Me How to Live) Tam bir LOOSER dı. Bir an “Stand By Me!” demeyi düşündü adamın arkasından… En azından son bir kahve içebilirlerdi.(One More Cup Of Coffee)

Adam, yalnızlığın uzun yoluna çıkmıştı.(It’s a Long Road) Ağlamamalıydı! “Erkekler ağlamaz!” dedi. (Boys don’t cry) Boşlukta, düşüyor gibi hisediyordu. Sanki ilişkilerinin her yerini alevler sarmıştı ve kurtulmak için yapabileceği tek şey atlamaktı. (Falling Man + The Roof Is On Fire) Bir an kadının peşinden geldiğini sanıp arkasına baktı ama kimse yoktu. (I think I´m paranoid) Yağmur yağıyordu. Kasım ayında bu normaldi. Şarkı söylemeye başladı. Çünkü bu onu hep mutlu ederdi. (November Rain + Singing in the Rain + I’m Only Happy When It Rains) Karanlık sokakta ilerlerken kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Karanlıktan korkardı. (Fear Of The Dark )

Kadın, balkona çıktı. İki el silah sesi duyuldu uzaklardan… (Bang Bang) Bir an adam için endişelendi. Zira etraf parlak silahlarıyla zafer kovalayan serserilerle doluydu (Blaze of Glory) Sonra onun için endişelenmekten vazgeçmesi gerektiğine karar verdi. Bu bağımlılıktan kurtulmalıydı. (I’m not an addict) Yarın Cennet Mahallesinde yeni açılan alışveriş merkezine gidecek ve yeni giysiler alıp acısını unutacaktı. (Stairway To Heaven) Hayat herşeye rağmen güzeldi. (What A Wonderful World)


Bu sırada adam…
Aşk için herşeyi yapabilecek bir adam olarak görüyordu kendisini… Şimdiyse dünyaya veda etmeyi düşünecek kadar kötü bir durumdaydı. Tekrar sinirlendi. (I Would Do Anything For Love + A tout le monde + Angry Again) Kadın affedilmezdi. Uyuyana kadar bekleyip, “Ne farkeder” diyerek, bir kabus gibi, tüm histerisini….. “Lithium a ihtiyacım var!” dedi. Kimseyi öldürmeyecekti tabii ki! Ne yani aşk acısından katil mi olacaktı? “Amaan boşver, sat anasını dünyanın!” diyerek eski kız arkadaşının “eski” olduğunu kabullendi. (The Unforgiven + Until It Sleeps + Nothing Else Matters + Nightmare + Hysteria + Lithium + The Man Who Sold The World + Ex-girlfriend)

Kadının, az önceki iyimser havasından eser kalmamıştı. Kendisini kontrolden çıkmış bir tren gibi hissediyordu. (Crazy Train) Balkonun neredeyse yıkılmak üzere olan duvarından başka bir tuğlayı daha alıp kızgınlıkla fırlattı! (Another Brick İn The Wall) Aklını kaybetmiş gibiydi. (Where is my mind) Atlamayı düşündü. Kim sonsuza kadar yaşamak istedi ki zaten? (Who wants to live forever) Kalbindeki bu yara onu yavaş yavaş öldürecekti zaten. ( Scar Tissue + Killing me softly) 18 yıl yaşamak yetmez miydi? “Kafama kurşun sıkıp buralardan uçup gitsem ne olurdu?” diye geçirdi içinden… (18 and Life + Bullet With Butterfly Wings) Zaten ilişkilerinin bitmesine neden olan şey engel olamadığı silah merakıydı. Varsın hayatını da (ilişkisini bitirdiği gibi) silahlar bitirsindi. Silahsızlanmak için geç kalmıştı. (Disarm)

Adam, babasının ona yıllar daha çocukken önce söylediği sözü düşünüyordu: “Hayat bazen gökkuşağının altındaki bir yer, bazense karadeliğe dönüşmüş bir güneş gibidir.” (Somewhere Over The Rainbow + Black Hole Sun) Sokakta ruh gibi gezinirken ve aşkını kurtaracak bir süper kahraman ararken, aklındaki sevimli çocuk ve onun anıları nereden çıkıp gelmişti? (Street Spirit + Superman Movie Theme + Sweet Child Of Mind) Geldiği gibi de gitmişti. Tekrar acısına odaklandı. Güzel rüyalarını zehirleyen bir melek, alkolik tarafını ortaya çıkartacaktı. ( Sweet Dreams + Toxicity + Angel + Modern Twist In My Sobriety) Zira sarhoş olmak istediğinde gittiği bara, kapısında “House Of The Rising Sun” yazan mekanına gelmişti. Daha doğrusu ayakları onu getirmişti.

Kadın “Keşke herşey dün olduğu gibi olsa!” diye dilerdi eğer hemen şimdi bir cin karşısına çıksaydı. (Yesterday) Tüm istediği tapılmaktı, her kadının istediği şekilde… ( All I Want + I Wanna Be Adored) Bunun için afrikalı aksanıyla ilahi bile söyleyebilirdi tanrıya… (Jisas Yu Holem Hand Blong) Psikoloğu Diane’i arayıp randevu alması gerekecekti yine… O kadından öldüresiye nefret etmesine rağmen mecburdu. (Teraphy?- Diane)

Bardaki adam bardaktan boşalırcasına içiyordu. Kıpkırmızı şarap nedeniyle herşey dönüyordu. (Red Red Wine + Turn Turn Turn) Yine de aşka tekrar düşmesine yardımı olmamıştı. Kendini kafasız bir çocuk gibi hissediyordu. ( Can’t Help Falling In Love + The Headless Children)

Kadınsa çocuk gibi ağlıyordu… ( When The Children Cry)

SONUÇ: Herhangi bir şeyin veya olayın karmaşıklığına bakıp “bu tesadüfen olamaz” sonucuna ulaşmak bir mantık hatasıdır. Zira zaten her olay eşsiz varoluşsal tarihin sonucudur. Şimdi hapşursam ve bu olayın gerçekleşmesi için örneğin dinazorların yok olması gerektiği gerçeğinden hareketle “tanrı benim şimdi hapşurmam için dinazorları yok etmiş zamanında” sonucuna varsam bu ne kadar mantıksız olursa, “insan vücudu (mesela göz organı) öyle karmaşık ki birisi dizayn etmiş olmalı” demem o kadar saçmadır. Dolayısıyla “insanın genetik yapısı öyle karmaşıktır ki bunun tesadüfen olması, bir şempanzenin daktilo tuşlarına rastgele basarak Shakespeare eseri yazması kadar imkansızıdır” argümanı GÜMler. Çünkü spesifik olarak herşey zaten imkansızdır. Bu nedenle varoluşu bir olgu olarak kabullenmekten ve kıçımızdan “tanrısal yaradılış palavraları” uydurmaktan vazgeçmeliyiz.

Yazdığım hikaye tamamen rastgele oluşmuş bir listedeki rastgele şarkılardan ortaya konmuş rastgele bir düzenliliktir. Zira bunu yazmayı daha önceden planlamadım. Tabi tanrı bunu planlamış ve beni aracı olarak kullanmış olabilir. O halde ben peygamberim (tanrının aracısı) ve tanrı da tamamen çılgın bir edebiyatçı. Olmuyor di mi? Yani saçma oluyor…

Bizim ilahi bir düzen olduğunu sanmamıza ve “bunu dizayn eden bir varlık olmalı” sonucuna ulaşmamıza neden olan şey aslında; düzensizliği ve herşeyin özünde kaotik olduğu gerçeğini anlayamamamız, algılayamamamızdır. Big-Bang denen patlamanın içinde hiçliğe savruluyoruz. Ömrümüz kısa olduğu ve zaman algımız komik derecede hızlı olduğu için; kargaşayı, kaosu algılayamıyoruz. Oysa tüm varoluşu videoya çekip hızlı oynatma seçeneğiyle Youtube’de yayınlasak birçok kişi “Durdurun bu çılgınlığı” histerisine kapılırdı. Aynen “tanrı var!” histerisine kapılanlar gibi…

Kaosun tesadüfleri size mutluluk getirsin! Hoşçakalın!

PLAY LİST
Andrei Bochelli & Sarah Brightman – Time to say goodbye
AC-DC – Highway To Hell
Aerosmith – Crazy
Aerosmith – Cryin’
Aerosmith – Janie’s Got A Gun
Alice In Chains – Angry Chair
Alice in Chains – Would
Alphaville – Forever Young
Anouk – Nobody’s Wife
Audioslave – Show Me How to Live
Beck – Loser
Ben E. King – Stand by Me
Blonde Redhead – Falling Man
Bloodhound Gang – The Roof Is On Fire
Blur – Song 2
Bob Dylan – One More Cup Of Coffee
Bobby Vinton – Blue Velvet
Bon Jovi – Blaze Of Glory
Rock Alternativo – Boys don’t cry
Cat Stephens – Cat Stevens – Wild World
Christmas Songs- Let it Snow –
Chuck Berry – Johnny B Goode
Cinderella – Nobody’s Fool
Coolio/L.V. – Gangsta’s Paradise
Cranberries – Promises
Cranberries – Zombie
Creed – Higher
Dan Hill – Its a Long Road
Deep Purple – Soldier Of Fortune
Cavatina – The Deer Hunter
Dire Straits – Brothers In Arm
Don Maclean – Bye Bye Miss American Pie
Duran Duran – Chauffeur, The
Eagle Eye Cherry – Save Tonight
Eddy Grant – Gimme Hope Jo’anna
Ambrosia – Empire Of The Sun – Soundtrack
Empire of the Sun Soundtrack John Williams
Alanis Morissettaltınmeşe – Everything
Fastball – The Way
Fiona Apple – Across the Universe
Frank Sinatra – Singing in the Rain
Garbage – I think I´m paranoid
Garbage – I’m Only Happy When It Rains
Garbage – The World Is Not Enough
Gary Jules – Mad World
Gary Moore – Still Got the Blues [1990]
Gene Kelly – I’m singing in the rain
GooGoo Dolls – Iris
greep – radiohead
Guano Apes – Open Your Eyes
guano_apes-big_in_japan
Guns ‘N Roses – Knocking On Heavens Door
gunsnroses November Rain
Guns_n_roses_dont_cry
Hallelujah
hmmmm- crash test dummies
Indigo Girls – Iko Iko
Iron Maiden – The Trooper
Iron Maiden -Fear Of The Dark
Jewel – Hands
K’s Choice – Not An Addict
Kansas – Dust in the Wind
Bang Bang (My Baby Shot Me Down) Nancy Sinatra
Korn – Freak On A Leash
Led Zepplin- ”Stairway To Heaven”
Local H – California Song
Louis Armstrong – What A Wonderful World
Meatloaf – I Would Do Anything For Love
Megadeth – A tout le monde
Megadeth – Angry Again
Metalica – Metallica – The Unforgiven
Metallica – Enter Sandman
Metallica – King Nothing
Metallica – Load – Until It Sleeps
Metallica – Nothing Else Matters
Metallica – The Call Of Ktulu (S&M live)
Metallica – Turn The Page
Metallica – [08] – No Leaf Clover
Metallica – [10] – Devil’s Dance
msg – nightmare
Muse – Hysteria
muse – Time is Running Out
neyzen_tevfik_huseyni.wma
Nirvana – Heart Shaped Box
Nirvana – In Bloom
Nirvana – Lithium
Nirvana – Rape Me
Nirvana – Smells_like_teen_spirit
Nirvana – The Man Who Sold The World
nodoubt-ex-girlfriend
older – they might be giants
Ozzy Osbourne- Crazy Train
Ozzy Ozbourne – Perry Mason
Pink Floyd – Another Brick in the Wall
Placebo- Where is My Mind
Queen – Innuendo
Queen – The Show Must Go On
Queen – We Are The Champions
Queen – Who Wants to Live Forever
Rammstein – Amerika
Red Hot – Otherside
Red Hot – Scar Tissue
Roberta Flack – Killing Me Softly
sadreddin_sebi_arus_2005_bas_taksim_hicaz.wma
Saigon Kick – Love Is On The Way
Skid Row – 18 And Life
Smashing Pump – Bullet With Butterfly Wings
smashing pumpkins – disarm
some where over the rainbow
Soundgarden – Black Hole Sun
Street spirit (fade out) – Radiohead
Superman – Movie Theme
sweet_child_of_mine
sweet_dreams
System Of a Down – Toxicity
System of a Down- angel (06)
Tanita Tikaram – Twist In My Sobriety
The Animals – House Of The Rising Sun
The Beatles- Yesterday
The Offsprings – All I Want
The Stone Roses – I Wanna Be Adored
The Thin Red Line-Jisas Yu Holem Hand Blong
Therapy – Diane
TO BE WITH YOU – Mr. Big
Travis – 12 Memories -Happy To Hang Around
turn turn turn – the birdys
UB 40 – Red Red Wine
UB40 – Can’t Help Falling In Love
WASP – The Headless Children
White Lion – When The Children Cry

Not: Şarkı sıralamasında birkaç değişiklik olabilir. Ama liste bu… Bazı şarkıları atladım ama el insaf! Şarkı ve grup isimlerindeki yazım yanlışlarından Lime Wire kullanıcıları sorumludur. İki hafta önce 500 kadar şarkım vardı ama backup almadan format c yapınca hepsi daha iyi bir yere gittiler. Ya da ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Dolayısıyla şarkı sayısı biraz düşük.

Bill Clift’in Karısının Anlatacakları Var!

1899 yılı, Sanai Devrimi’nin, içten yanmalı motorların keşfi ile hız kazandığı yıldı. Hemen hemen herşeye “motor” takma yarışı içineki mühendisler uğraşa dursun, Amerika’nın (kötü olan, kuzeydeki) en işlek limanındaki işçiler işlerinin başındaydılar her zamanki gibi… Bunlardan biri de benim kocamdı. Adım, Sandra Clift…
Bill (kocam) sıradan bir işçi değildi, işçi olmanın tüm sıradanlaştırıcılığına rağmen… Ve iyi bir eğitim almış olsaydı, muhtemelen, adını tarihe yazmak için internetin keşfedilmesine ve Ömer Kırat’a ihtiyacı olmazdı.

[Editörün Notu: Herkesin, her zaman bana ihtiyacı vardır.]

Yeni şeylere âşıktı. Gelişime ve teknolojiye… Biraz parası ve boş zamanı olsa yapacağı şeyler hakkında hayaller kurardı. Birgün liman işçileri greve gidince, para ihtiyacı olmasa da istediği şeylerden diğeri “zaman” ihtiyacı karşılandı.

Bir ay süren grev boyunca, kulübemizin yanında, yıkılmak üzere gibi duran ahır ve içindeki bozuk traktör ile ailesinden ve grevden daha fazla ilgilenmişti. İç içe geçmiş, içi yağ dolu borularla uğraştığını gördüm bir keresinde…

Ve bir sabah korkunç bir motor gürültüsü ile uyandım. Ardından o korkunç sesi bastıracak güçte zafer nidaları atan kocamı duydum: “Evreka!” diyordu. “Kaldırma kuvvetinin ikinci kez keşfi!”
Aşağıya sabahlığımla indim. Çünkü sabahtı… Ahırdan içeri girdim, kapıya vurmadan… Çünkü ahıra giriyordum. Zaten kapıya vurmak, muhtemelen parçalanmasına neden olurdu.

Kocamı, homurdanan traktörün üstünde bulmuştum. Ama birşeyler farklıydı. Traktör olması gerektiği gibi görünmüyordu. İlk olarak, çalışıyordu. Ayrıca ön kısmıda, ileriye doğru uzanan iki adet demir vardı. Adeta çatal gibi… Bu iki çatal, iki kol ile motora doğru uzanıyordu.
Kocam beni görünce motoru durdurdu ve aşağıya atlayıp bana sarıldı. O mutlu, bense şaşkındım. Bunu farkedince durumu açıkladı.

– Bu makine bir devrim olacak. Yük indirme ve bindirmede, depolamada bir devrim… Vinçler çok büyük, pahalı ve meşgul… Üstelik küçük yükler dağınık ve sayıca çok. İşte bu makine onlarla ilgilenecek. Belki biraz daha küçültülebilinir. Bu bir prototip. Ama önemli olan çalışması. Göreceksin, zengin olacağız.

Maalesef bu olmadı. Ama onun dışındaki tahminleri tuttu. Yükleme işlerinde devrim gerçekleşti ve bu makinelerin her boydan akrabası üretildi. Kullandığı “hidrolik” teknolojisi, adeta ilerlemenin motoru oldu. Kocam Clift ise icadı hakkında liman yönetimi ile konuşmak için grev alanına gittiği sırada çıkan arbedede, başına aldığı ağır darbe sonucu öldü.

Borçlarımız yüzünden (“Ne borcu?” demeyin, işçiyiz işte) herşeyimiz gitti. Kocamın icadı da dahil. Şimdi tek tesellim, kaderin bir cilvesi olsa gerek, bu araçlara “FOKLİFT” denmesi… Ben se bu ismi her duyduğumda dua ediyorum; For Clift!

The End

Editöryal Açıklama: Bu hikaye, 120 yaşındaki Sandra Clift tarafından 1999’da yazılmıştır. Dünya’nın en yaşlı kadını ünvanı ile ilgili bir röportaj için kendisine giden Ömer Kırat’ın “Sizde de ne hikâyeler vardır ha!” demesi üzerine ortaya çıkmıştır. Yazar Sandra Clift’in hikayesindeki son 2 kelime, edebi kaygılar nedeniyle Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mutlu Olmaktan Mutsuz Olan Adam

Gözlerinden yine “mutluluk gözyaşları” akıyordu. Duygusal biri değildi. Acıya karşı dayanıklı ise “hiç” değildi. Zaten böylesi bir acıya karşı direnç geliştirmek imkânsızdı.
Televizyondaki şampiyonluk kutlaması görüntülerine daha fazla dayanamadı ve uzaktan kumandanın nedense “kırmızı” olan kapama düğmesine bastı. Sanki televizyonu kapatmak, açmaktan daha tehlikeliymiş gibi bu uyarıcı renkte yapılmıştı düğme…
Tuttuğu takımın ligi birinci bitirmesinin ona verdiği mutluluğun yarattığı acıyı dindirmek için “Nasıl olsa Avrupa`da rezil olacaktır.” diye düşündü.
Her ne kadar sarı ve lacivert renklere sahip olan takımın şampiyon olduğu gece, balkona çıkmak tehlikeli olsa da (hangi salağın sıktığı belli olmayan “mutluluk kurşunları” yüzünden) yine de bunu yaptı. Biraz nostalji, biraz melankoli acısına iyi gelirdi. Geçmişine doğru uzandı düşünceleri…
Çok küçükken yaşadığı krizleri hayal meyal hatırlıyordu. Ailesi için tam bir felaketti. Küçük bebek, tam herşey yolunda derken birden ağlamaya başlıyor, acı çektiğinin her halinden belli olduğu bir krize giriyordu. Uzun süre ne olduğunu anlayamamışlardı. Yapılan testler, taramalar sonunda daha önce kimsede görülmemiş bir bozukluğa sahip olduğu ortaya çıktı.
Beynin salgıladığı “seratonin” hormonuna alerjisi vardı. Mutluluk hormonu olarak da bilinen bu vücut kimyasalı her salgılandığında, yani her mutluluk anında vücudu keskin bir acıyla titriyordu. Mutluluğun boyutu, çektiği ıstırabın boyutunu belirliyordu. Ne kadar çok seratonin salgılanırsa, o denli sık ve şiddetli krizler geçiriyordu.

Küçük mutluluklara dayanabiliyordu. Mesela takımının şampiyonluğuna… Dolayısıyla, köşeyazarı-filozoflardan birininn de tavsiye ettiği gibi mutluluğu “küçük şeylerde” arıyordu. Çünkü sadece öylesine katlanabiliyordu. Hemen yanından, vızıldayarak geçen şey dikkatini dağıttı. Acaba bu bir kurşun muydu? Yoksa bir sivrisinek mi? Sivrisinek ise eğer kan aramak için doğru yerdeydi. Zira üzerindeki kan kokusunu duymak için hematolog olmaya gerek yoktu.

İşe girmesi gereken yaşa geldiğinde kendini en az “mutlu” edecek işi seçti. Geçmişte dedesinin de seçtiği “mezbaha” onun için belkide en uygun çalışma yeriydi. İş tatmini ve mutluluk gibi kavramların olmaması nedeniyle acı çekmeden çalışabiliyordu. Bütün gün kan içinde et yığınlarıyla çalıştığı için pek mutlu bir ruh haline sahip değildi. Tam istediği daha doğrusu mecbur olduğu gibi… Sürekli asık suratlı olmakla eleştiriliyordu, rahatsızlığından haberi olmayanlar tarafından…

Yakın zamanda greve gittiklerinde o katılmamıştı. Zira istediklerini aldıklarında “mutlu” olmaktan korkmuştu. Tabi bu tavrı iş yerinde “istenmeyen adam” olmasına yolaçtı. Bir ara durumunu açıklamayı düşündü. Ama bu neye yarayacaktı ki? Mutlu olmasına neden olacak bir itiraf ona sadece ıstırap verebilirdi. Mutsuzluğa mahkum edilmişti. Öyle bir hapisaneydi ki bu, gardiyanı acı, duvarı mutluluktan oluşmuştu.

Balkondan aşağı bakıyordu. Kendinden geçmiş halde kutlama yapan insan yığınları, adeta nehir gibi sokaktan akıyordu. Ne kadar şanslıydılar. Sadece takımları başarılı olduğu için değil, bunu haykırabildikleri için de…

Basit bir kimyasalın, “mutluluk” ile nasıl böyle bir bağı olabilirdi? Yani soyut bir kavram değil miydi “mutluluk”? Resmi bile yapılamayan… Yanılıyor muyduk. Yoksa “soyut” denen her kavram aslında beynin kimyasal yapısının bir parçası mıydı? Psikoloğu yanılmıştı. Bu şekilde yaşayamayacağını, ergenlik döneminde intihar edeceğini ve bunu engellemek için birşey yapamayacaklarını ailesine söylerken kulak misafiri olmuştu.

Ama bu acı, onu öylesine olgunlaştırdı ki, intihar gibi çocukça tepkileri düşünmeye vakti hiç olmamıştı. Zaten kendini öldürenler “cehennem” denen yere gitmiyecek miydi? Gerçi bu durumda cennete gitmesi bir tür ceza olurdu. Sonsuz mutluluk, sonsuz acı demekti. Ama muhtemelen ölünce, bu nörolojik bozukluğu ardında bırakacaktı. Yani öyle olmalıydı. Aksi halde, öteki dünya canını yakacaktı her halükarda… “Hayatın anlamı…” dedi içinden… “Acaba o da `mutluluk` gibi sadece beynimizin ürettiği birşey mi? Yoksa insan olarak ulaşmamız gereken, bedenimizin ötesinde bir şey miydi?”

Bunları düşünürken birden düşünceleri berraklaştı. Herşey bir araya gelmeye başladı. Sanki “Şaşı Bak Şaşır” bulmacasında gizlenmiş şeyi görmüştü. Evet! Hayatın anlamı bu olmalıydı. İnsanın esas amacı… Bu gelişmiş beynin gerçek kullanım yeri…

Birden öyle bir acı hissetti ki daha önce hissettiklerinin toplamından fazla olduğunu söyleyebilirdi. Gözlerinden boşalan yaşlar daha yere düşmeden, vücudu iki büklüm biçimde balkonun zeminine ulaşmıştı. Dolayısıyla gözünden düşen damlalar, yine onun üstüne damladı. Kasları öylesine kasılmıştı ki sanki buzul çağından kalan Otsi Buz Adam gibiydi. Ardından acı yön değiştirdi. Bu sefer tüm vücudu geriye doğru büküldü. Bu kas spazmları daha önce hiç bu kadar sert olmamıştı. Kendinden geçti. Acıya teslim olan bilincini orada bırakıp, bilinçsizlik içinde birkaç dakika yattı.

Kendine geldiğinde inanılmaz bir yorgunluk içindeydi. Kriz sırasında tüm gücü tükenmişti. Ama farklı birşey vardı. Daha önce hissetmediği bir doygunluk hissi… MUTLUYDU! Evet. Acımıyordu artık canı… İnanılmaz bir şekilde, yaşadığı bu son ama en güçlü kriz, onu iyileştirmişti. Kriz başlamadan önce düşündüklerinin, varoluşla ilgili farkına vardığı gerçeklerin iyileştirici mucizesine tanık olduğunu anladı. Hayatın, beynin yarattığı anlamlardan farklı olan, “gerçek anlamına” ulaşmıştı. Ve bu bir insanın ulaşabileceği tek gerçek mutluluktu, her türlü vücut kimyasalının ötesinde bulunan…Öylesine güçlü bir histi ki vücudundaki bozukluğu parçalamış, düzeltmişti.

Yüzündeki gülümsemeyle içeri koştu. Gardroptaki sarı-lacivert bayrağı kaptı ve balkona geri döndü. Gözlerinden akan yaş mutluluk gözyaşıydı. Ama bu sefer acıdan eser yoktu. Sokaklarda, mutluluk sarhoşu insaların sesine karıştı sesi. Ciğerlerini yırtarcasına bağırdı şampiyon olan takımının adını…

Sonra bir vızıldama duyuldu. Mutluluğun çektiği bir tetik, gerçek mutluluğu yaşayan adamın kafasına isabet etti. Yüzündeki gülümsemeyle balkondan aşağıya, mutluluktan ateş eden adamın yanına düştü. Olayı gören herkes durdu. Sevinç gösterisi kesildi. Elindeki silahı bırakan adamın gözünden akan yaş, mutluluktan çok, pişmanlık gözyaşıydı ve elinden düşen silahın üzerine damladıklarını kimse farketmedi. Zaten bu, mutlu olunabilinecek türde “küçük şeyler” den biri değildi.

THE END

Kuran’a Ayak Basan İlk Türk

Yılların sayılmaya başlanmasının 750. yıl dönümü kutlamaları tüm dünyada (bkz. Anadolu, Mezzopotamia, Maveraünnehir) devam ediyordu. Aslında iki kutlama vardı. “Hz. İsa Yaşasaydı Kaç Yaşında Olurdu” konulu eğlenceler, yıl dönümü kutlamalarıyla birleştirilmişti. Gerçii Güneşe Tapanların kutladığı; “Tamamlanmış Tanrı Tavaf Turu Günü” de aynı gün kutlanıyordu ama onlar daha çok kendi aralarında takılıyorlardı. Bu sırada, kendilerini, inşaa ettikleri duvarların ardına gizleyen, bağlanma korkusu yaşayan, asosyal Çinliler de sosyal hayata katılmaya karar vermişlerdi.
Tabii sosyal yönü zayıf her toplum gibi bunu “etrafa saldırarak” yapmayı planlamaktaydılar. Aynen hoşlandığı kişinin (ebeveyn-arkadaş) dikkatini çekmek için ona vuran, saçını çeken, oyununu bozan, yaramazlık yapan bir çocuk gibi…

Göktürk Devleti’nin kırkı çıkmadan o bölgeye saldırmaya hazırlanan Çinlilerin bu amacını farkeden Türkler (bkz. bugünkü Kürtler, Rumlar, Lazlar, Rumlar, Çerkezler vs…) onları durduramayacaklarının da farkındaydılar. Bu nedenle doğudaki kutsal topraklardan (bugünkü Newyork, Paris, Londra, Tokyo, Sidney, Moskova vb.) yardım istemek için en güvendikleri adamlarını gönderdiler. Aslında o çağda henüz müslüman olmayan Türkler için bu toprakların pek bi kutsallığı yoktu. Zaten orada toprak da yoktu. Çöl Kumuna toprak denmez. Yine de diplomatik dile özen göstermekten zarar gelmezdi.
Müttefik güç bulmak amacıyla çıkacağı göreve hazırlanan bu, tarihin adı gizli kahraman elçisinin, Pembe İncili Kaftanı olmadığı için göreceği kötü muamele karşısında etkileyici bir tavır sergileyemeyeceğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz demektir. Gerçi sözlüklerde “yanılmak” sözcüğü bu şekilde tanımlanmıyor ama…

Bu esnada Abbasi hükümdarı HARUN, tahta geçmesi için yaşının ve tecrübesinin yeterli olmadığı dedikodularına son vermek üzere soyadını REŞİT olarak değiştirmişti. Zaten o sırada Evrim Teorisi diye bir şey olmadığından eski soyadı “YAHYA”nın bir önemi yoktu. Ama bu hareketi muhaliflerine yeni bir koz da vermiş oldu. Soyadı değiştiğine göre artık hükümdar (soyundan?) olamayacağı şeklinde söylentiler yayılmaya başlanmıştı, sarayın entrikacı saraylıları tarafından…
Dolayısıyla Harun Reşit, bir tür saray komplosu ile karşılaşmaktan, suikaste uğramaktan korkar olmuştu. Herkesten şüpheleniyordu. Her olayı kötüye yoruyordu. Etrafındakiler de bu durumdan yorulmuştu. Hükümdar hakkındaki yorumlar git gide sertleşiyordu…

Uzun, sıkıntılı, tehlikeli, kısacası dönemin şartları bakımından sıradan bir seyahat sonunda Abbasi Sarayına ulaşan Türk Elçi pek sıcak karşılanmadı. Çünkü saray muhafızları ve diğer görevliler suikast olasılığı konusunda bilgilendirilmişti ve eğer böyle bir olay gerçekleşirse kellelerinin uçacağının bilincindeydiler. İlginç bir tesadüf, bedenlerinden ayrılan kafalar da bir süre bilinçlerini kaybetmez yani yaşamaya devam eder. Yani bizler hem kellelerimizin uçabileceğinin bilincinde hem de kellelerimizin uçtuğunun bilincinde olabiliyoruz. Elbette ki bu durum; “ruh” diye birşeyin olmadığı, “bilinç” dediğimiz, “ben” dediğimiz şeyin; beynin bir fonksiyonu olduğu sonucuna ulaşmamızı sağlamaz (-za neden olmaz) Korkmayın! Ruh diye büyülü birşey ve ölümden sonra hayat var. Oh…

Fakat içi bizimki kadar rahat olmayan hükümdar Harun Reşit, dün gece gördüğü ve göğsüne saplanan bir hançerle biten rüyasının etkisindeydi. Türk Elçi’nin “huzuruna çıkmak için beklediği” haberi, huzurunu iyice kaçırmıştı. Düşünmeye başladı. Acaba beklediği suikastçi o olabilir miydi? Bir Türk… Buralardan değil. Zaten öyle olması gerekir çünkü hükümdarı öldüren katilin ailesi de onunla birikte yok edilirdi. Bir yabancının ise bundan korkmasına gerek yoktu.
Tedirgindi ama koktuğunu belli edemezdi. Hükümdarlığının tartışıldığı şu sıralarda “korkak” suçlamasını kaldıramazdı. Elçinin kabul edilmesini emretti. Selamlama faslından sonra elçi meramını anlatmaya koyuldu:

– Büyük Abbasi Hükümdarı Harun Reşit’e büyük bir tehlikeden haber vermeye geldim, Uygur Hakanı Moyun-Çur’un emri ile…

“Tehlike” kelimesi zaten kendini tehlikede hisseden Harun Reşit’in şirazesini iyice bozmuştu. Sertçe çıkıştı!

– Ne tehlikesiymiş bu!
– Çinliler Talas Nehri civarında, ancak güçlerimizi birleştirirsek yenebileceğimiz dev bir ordu topluyor. Buraya müttefik olmamızı tekif etmek için gönderildim.

Saraydaki çekişmelerle ilgilendiğinden topraklarında ve çevresinde olup bitenden habersiz olan hükümdar buna inanmadı. Kendisine böyle bir bilgi verilmemişti. Elçinin başka bir amacı olduğuna emindi artık…

– Yalancı! O bölgede böyle bir faaliyet olduğuyla ilgili hiçbir bilgi yok. Ve sen! Sen de elçi falan değilsin!

Bu çıkışa ve iddaya şaşıran Türk Elçi, gerçekten Uygur Hakanı tarafından görevlendirildiğini ispatlamak için Hakan’ın yazdırıp, zaman kaybetmemek amacıyla da imzalayıp mühür basarak, elçiyle birlikte gönderdiği anlaşma metnini çıkarmak üzere, elini pembe incisiz kaftanına soktu.
Ama paranoyaklaşan hükümdar Harun Reşit o elin dışarıya bir hançer ile birlikte çıkacağını düşündü ve muhafızlara klasik emri verdi;
– Muhafızlar! Yakalayın!

Muhafızlar verilen emri harfiyen yerine getirdiler. Zaten 8 harften oluşan “yakalayın” gibi basit komutları yerine getirmekte zorlanmıyorlardı. Sorun, daha karmaşık ve özellikle edebi sanatlar (ironi, kinaye, mecaz vs.) kullanılarak oluşturulmuş emirlerde ortaya çıkıyordu.
Mesela geçenlerde hükümdar, rüşvet alan bir yerel yöneticiyi huzuruna çağırtmış ve azarladıktan sonra “Alın götürün ve anasından emdiği sütü burnundan getirin!” komutunu vermişti. Kastettiği, bu tür durumlarda uygulanan 50 kırbaçlık ceza idi ama muhafızlar, rüşvetçi yöneticiye, burnunun inek memesi muamelesi görmesi ve biraz kızarması gibi tuhaf bi bedel ödetmişlerdi. Hiç süt çıkartamadıklarından dolayı da kendilerini bir süre başarısız hissetmişlerdi.
Daha ciddi durumlar da yaşanmıştı. Harun Reşit’in, “Sağ Kolum” diye bahsettiği vezirinin, hazine odasından altın aşırdığı ortaya çıkmış ve şeriat yasaları uyarınca hırsızlık yaptığı sağ kolunun kesilmesine hükmedilmişti. Ama muhafızlar; hükümdarın sağ kolu olan vezirin sağ kolunu mu yoksa vezirin sağ kolu olduğu hükümdarın kolunun mu kesileceği konusunda tereddüte düşmüşlerdi.
Neyse ki olay ulemanın araya girmesi ile tatlıya bağlandı. Kesmek üzere Hükümdarın koluna hamle eden baş muhafız, şeker şerbetine bulanıp, karınca yuvasının yakınına bağlandı. O zamanki tatlıya bağlama yolu buydu. Sarayda en az bir engelli çalıştırılması hükmünün Harun Reşit tarafından ifa edilmesi de böylece önlenmişti.

Dolayısıyla hükümdar, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek, basit bir emir vermesi gerektiğini biliyordu;
“İki kolunu da dirseklerinden kesin! Kesin ki bana saldırmayı düşünenlere ibret olsun!” dedi, tane tane ve yüksek sesle konuşarak…

Birkaç gün sonra…

Suikastçının yakalandığını düşünerek biraz rahatlayan sultan, gelen son haber yüzünden tam anlamıyla kalbine hançer yemiş gibi oldu. Çünkü Çinlilerin Talas nehri civarında büyük bir ordu topladığı haberi ulaştırılmıştı kendisine… Bir an bocaladı. Ne düşünmesi ve yapması gerektiğini bilemedi. Yoksa büyük bir hata mı yapmıştı. Elçiye zeval mi etmişti? Türkleri karşısına alacak bir hata, aynı zamanda onun iktidarına muhalif olanların elini güçlendirirdi. Zavallı adamın zindandan çıkarılmasını emretti.

Uğradığı haksız itham ve verilen acımasız ama bir o kadar acı dolu ceza nedeniyle, atıldığı zindanın bir köşesinde ölmeyi dileyen Türk Elçi, müslüman bir Arap mahkûm ile tanışmıştı, orada kaldığı birkaç gün içinde… Durumuna üzülen ve onu teskin etmek isteyen müslüman mahkum, ona İslam’ı anlatmıştı.

Böylesi bir tramva yaşayan her insan gibi Türk elçi de bu teselliye (dine) hiç elle sarıldı. Mucizevi şekilde, ayno sırada hükümdar tarafından affedildiğini ve huzuruna çağırıldığını duyunca, inancı iyice güçlendi.

Harun Reşit’in huzuruna vardığında artık tam bir müslümandı. Kendisine yapılan açıklamalar ve dilenen özürler bittiğinde, her şeyin bir nedeni olduğu inancı ve görev bilinci devreye giren müslüman Türk elçi, tekrardan Çin tehlikesine odaklanmasını sağladı hükümdarın…

Yaptığı hatanın ezikliğini ve iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulma ihtimalinin korkusunu (tabiii Çin tehlikesinin verdiği korkuyu da) yaşayan genç hükümdar, ittifak anlaşmasını imzalamaya kolayca ikna oldu. Ancak elçiden bir ricası vardı. Geri döndüğünde, kollarının yolda ona saldıran eşkiyalarca kesildiğini söyleyecekti. Bedeviler tarafından bulunup tedavi edildiğini anlatacaktı. Çünkü iki devlet arasındaki ilişkinin sağlam temeller üzerinde kurulması için husumete sebep olacak bu tür bir olayın hasıraltı edilmesi gerekirdi. Mslüman Türk Elçi, Harun Reşit’e hak verdi ve teklifini kabul etti.

Ama Harun Reşit, emin olmak için yemin etmesini isteyince, bir şok daha yaşadı. Kahraman elçi, yemin etmek için Kuran istedi. Kollarını kestirdiği elçinin din kardeşi olduğu ortaya çıktı. Müslüman Türk Elçi, zindanda yaşadıklarını ve İslamiyet’e geçme kararını nasıl verdiğini anlattı.
Karşısında duran bu kısa kollu adamın büyüklüğü, gözlerini doldurmuştu genç hükümdarın… Elçi dediğin, müslüman dediğin böyle olmalıydı. “O halde Kur’an üzerine yemin edebilirsin, sana yaşattığım kötü şeyleri sır olarak tutacağına dair!” dedi titreyen sesiyle…

Altın kaplamalı ve bu yüzde diğerlerinden daha değerli olan Kur’an getirildi. Ama bir sorun vardı. Elçinin, üzerine basıp yemin ederken kullanabileceği bir eli yoktu. Ulema tekrar devreye girdi. Tartışmalı durumlarda hep yaptığı gibi…

Mesela askerlerin saldırırken “Allah, Allah!” diye bağırmadığı “Alla, Alla!” diye bağırdığı farkedilince konu hakkında ulemaya başvurulmuştu. Baş ulema da, Allah’ın adının doğru telaffuz edilmesi gerektiği ama savaş alanında tam adını haykırmanın, gaza getirmekten çok sanki şaşkınlık belirtiyormuş gibi (Allah allah?) bir duygu verdiği gerçeğinden hareketle mevcut durumun korunmasına (status-quo) karar vermişti.

İşte bu son durumda da çözüm yine onlardan geldi. İki eli de kesilmiş birinin Kur’an’a ayak basarak (elbette güzelce abdest aldıktan sonra) yemin edebileceği şeklinde radikal bir karar alınmıştı. İlginçtir bu karar, “Radikal İslam” denen şeyin de ilk kez ortaya çıkmasına neden olmuştu ki bu başka bir hikaye…

Sonuçta 751 Talas savaşı ile Çinlilerin Uluslararası Topluma karışma hevesi kursaklarında bırakılmıştı. Türkler İslamiyet’le tanışmış, radikal İslam düşüncesinin tohumları atılmıştı. Kur’an’a ayak basan ilk (ve muhtemelen tek) Türk Elçi ise görevini bitirip geri dönmüştü. Başarısından dolayı kendisine kanun teklif edlimiş (altın kaplama) ama o kullanamayacağı gerekçesiyle reddetmişti. Kellesinin uçmasına da bu densizliği neden olmuştu.
The Beginning

Bir İhtimal Daha Vardı, O da Olmak mı Dersin?

Bildiğinizi varsayabileceğim üzere birkaç gün sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin (hepsinin birden) Irak’a girişinin 4.yıl dönümünü idrak edeceğiz. Ama bugün bahsetmek istediğim konu bu değil. Dolayısıyla, mevzubahis olmayan bir konudan bahsetmenin (benim için bile) fazla anlamsız oluşundan olarak bu giriş paragrafını bitiriyorum. Zira “gelişme” ve “sonuç” bölümleri, her zaman olduğu gibi “giriş” bölümünü anlamsız buldular ve şimdiden söylenmeye başladılar.
Çoğumuzun – ki buradaki “çoğunluk” nispi çoğunluktur- aşina olduğu bir kavramdan, istatistik bilimine (!) kaynaklık eden “ihtimalden” veya sahne adıyla “olasılıktan” bahsedeceğim. Normal insanların (siz tanımazsınız) lineer mantığıyla bakıldığında, bir olayın gerçekleşme ihtimali düşükse, o olay gerçekleşmez. Ama bugün – ki konunun uzmanları ona 11.02.2007 diyorlar- farklı bir bakış açısıyla konuyu değerlendireceğim. Bu “değerlenme” konunun benim tarafımdan ele alınmasından kaynaklamamaktadır. Bu konu zaten “değerli”dir.
İstatistik bilimi, sırf adını doğru yazmak için harcanan efordan da anlaşılacağı üzere zorlu bir bilimdir. O kadar zorludur ki diğer dallarda çalışan bilim adamları sırf bu aşırı zorluktan şüphelendikleri için “İstatistik bilim olamaz!” demektedirler. Ama bu pek önemli değildir. Zira olasılıkları hesaplayarak geleceği görmeye çalışmak (ki bunu yapanlara “büyücü” diyen ilkel topluluklar hala mevcuttur) önemli bir insan edimidir.
Benim de şahsen üniversite yıllarında gördüğüm bir ders olan istatistiğin, kendini açıklamak için en sık kullandığı örnek olan “para atma” yöntemini biliyorsunuzdur. Ayrıca bir olayın mutlaka gerçekleşmesi “1” değeri, kesinlikle gerçekleşmemesi “0” değeri ile ifade edilir. Yani parayı attığımızda yazının veya turanın gelme olasılığı 0 ve 1 arasındaki 0,5 değerine tekabül eder.
İşte benim itirazım tam da bu noktadadır. İstatistik biliminin sonuçlarını, gerçek dünyaya uygulamada ortaya çıkan ve genelde tüm bilimsel teorilerin de bununla malul olduğu “uyumsuzluk” sorunu.

Şöyle izah edeyim… Bir paranın atılma olasılığı ile yazı veya tura yüzünün yukarıya dönük düşmesi – ki 3 boyutlu sonsuz evrende “yukarısı” bile yeterince muallâkta (yani havada, yukarda?) değilmiş gibi- birbirine bağlıdır. Bilimsel çıkarımlarda bulunmak için olayın öncesi hesaba katılmaz. Bir başka değişle söz kunusu “PARA” zaman ve mekândan (evrenden) kopartılarak atılır. Sonuç olarak da yazı veya tura gelmesinin olasılığı hesaplanırken, parayı imal eden ve veya onu atan kişinin bir trafik kazasında ölmemiş olduğu gerçeği bu yüzden de paranın atılıp yazı veya tura sonucunun başarıyla elde edildiği gözardı edilir.
Zira herhangi bir eylemin (örneğin bir uçurumdan fil atılması ve kafa üstü mü yoksa kıç üstü mü düşeceği) herhangi bir şekilde sonuçlanmasının ihtimali hesaplanırken aslında o olaya kadarki evrenin tüm tarihinin bu olayla bağlantısı gözden kaçırılır.

Daha basit ve halkın diliyle anlatırsak, her olay ve varlık, evrendeki her olay ve varlıkla şu veya bu şekilde bağlantılıdır. Her sonuç bir sonraki sonsuz olayın nedeni ve kendinden önceki tüm nedenlerin sonucudur. Hatta Dünya denen bir gezegende, insan denen varlıkların (ki bu ismi kendilerine, kendileri vermiştir – ki işin tuhaf yanı diğer herşeye de isimlerini onlar vermiştir-) para denen bir şeyi (kendine “insan” diyenlerin, adını verdikleri ama vermeyi sevmedikleri bir şey) attıklarında “O” sonucun meydana gelmesi için BİG BANG’den itibaren (öncesi fazla spekülatif olduğundan es geçiyorum şimdilik) olan herşeyin, bu sonucu doğuracak biçimde geliştiği kabul edilmelidir. Elbette ki bu durum, paranın yazı veya tura gelme ihtimalinin aslında ne denli düşük olduğunu gösterir.
Zira o anda, o paranın, onu atan kişilerin elinde olması, bu kişilerin bunu yapmak için istek duyması, bunu engelleyebilecek dinozorların milyonlarca yıl önce bir göktaşı sayesinde yok olmuş olması gibi sayısız (sonsuz) öncülün gerçekleşmiş olması düşünüldüğünde yani sonuca neden olan olayların miktarı hesaplanınca, aslında para atmak gibi basit bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bile ne denli imkânsıza yakın olduğu görülür.
İşte tam bu noktada ben azımdaki baklayı çıkarma ihtimalim “gerçekleşiyor.” Gerek din adamlarının, gerekse din adamlarıyla aynı şekilde düşünen ve “Ben neden din adamı değilim. Sonuçta aynı düşünüyoruz. Benim onlardan farkım ne?” diye merak edenlerin, en gerekse – ki gereksiz bence- bu konuda hiç düşünmemiş ama az önce saydığım kişilere “katılan” kişilerin sahip olduğu bir tür savunma mekanizması veya saçmalık-destek sisteminden bahsetmek istiyorum.
İnsanın ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği, varoluşun ve hayatın anlamı gibi aslında ortak bir meraktan kaynaklanan sorulara verilen cevaplar (!), sıkı bir eliminasyona tabi tutulursa ikiye indirilebilinir:
İlki, tüm varoluşun ve dolayısıyla insanın ne oldu, neden burda olduğu sorularının cevabını, “Bunu yapmak isteyen ve yapabilecek güce sahip olan bir varlığa” (tanrıya) atıfta bulunarak açıklayan görüştür.
Diğeri ise varoluşun bir nedeni olamayacağını, varolduğumuz için var olduğumuzu söyler kısaca. Bir diğer şekilde söylersek varoluş, “tesadüfîdir” ve bir olgu olarak ancak kabul edilip anlaşılabilinir, anlam verilemez/aranamaz.

Elbetteki ilk görüşü savunan ve herşeyin bir “anlamı” olması gerektiğinde ısrar eden insanlar, ikinci açıklamayı benimseyenleri pek sevmez. Öncelikle bunun tesadüfen olma ihtimali çok düşüktür. Ayrıca tanrının, onları, bu şüphelerinden dolayı sonsuza dek yakacağını idda ederler (daha doğrusu tanrının böyle dediğini idaa ederler) ve bu türden bir cezayı da “anlamlı” bulular. Septik görüşü anlamsız ve yakılmaya layık bulurlar. Elbetteki bu yaklaşım çok eskiye, ilkel atalarımıza dayanır. Onlar da ateşi etkili bir anti-septik olarak görmüş, kötü ruhları uzaklaştırmak, mikropları/hastalıkları yok etmek ve şüphecileri yakmak için kullanmıştır.
Ama eğer az önceki evrensel olay örgüsü açıklaması dikkate alınırsa, Dünya diye yaşam dolu bir gezegenin ve bu gezegendeki maymunla aynı atadan evrimleşen zekâ/bilinç sahibi varlıkların tesadüfen varolma ihtimali ile paranın tura veya yazı gelme ihtimalinin, birbirinden çok da farklı olmadığı görülür.
Dolayısıyla, bir olaya bakıp, onun çok tesadüfî olduğuna, dolayısıyla gerçekleşmesinin ardında tanrısal bir irade, güç olması gerektiğine inanmak ve tüm varoluşu bu şekilde “anlamlı” kılmak, aslında evreni hiç anlamamış olmak demektir.
Ama esas ilginç olan, gerçekten de Tanrı denen bir sonsuz güç sahibi varlığın, evreni yaratmış olma ihtimali o kadar düşüktür ki (yaklaşık olarak, herşeyin tesadüfen olmuş olması ihtimali kadar) bazen Tanrının var olduğu yönünde ciddi şüpheler duyduğumu itiraf etmeliyim…