A PLAYLİST STORY

Aslında “çalma listesi öyküsü” demem gerekir zira tüm şarkılarımı internetten illegal olarak indiriyorum ve ana dilim Türkçe… Ama “ahlak” denen şey gerçekte; mevcut düzenden doğmuş ve onun korunmasını sağlamak için sürekli yeniden kurgulanmış, insan yapısı bir soyutluk, bir kültür ürünü olduğu için bu durumu kafama takmıyorum. Dil konusunda da söyleyeceklerim aynı…

Her neyse… Tamamen rastgele bir şekilde ortaya çıkan bu listedeki şarkıları sırayla dinlerken aklıma, daktiloyla Shakespeare oyunu yazmaya çalışan şempanzeler geldi. Çünkü rastgele indirilen şarkılar bir şekilde sıraya girmiş ve liste olmuşlardı.. Kaostan bir düzen doğabilir miydi? Ardından düşüncelerim daha da derinlere indiler… Tabi her zaman olduğu gibi bu, yeni soruların ortaya çıkmasına neden oldu. Ne de olsa insan zihni: evrende bilinen tek ve dolayısıyla en zengin, doğal “soru” kaynağı olan insan beyninin üstüne kurulmuş, bir tür maden kasabasıydı. Derinlere indikçe çıkardığınız sorular daha değerli ve saf hale geliyordu. Elbette bu eyleme, derinliklerde kaybolma tehlikesinin artması pahasına girişmek gerekiyor. Neyse ki sonuç, riske girmeye değer… İsn’t it?

Bu ham ve işlenmemiş soruları kullanarak sanat, bilim gibi düşünsel ürünler ortaya koyabiliyoruz. Bizi diğer canlılardan ve parçası olduğumuz evrenden farklılaştıran, buna mukabil varoluşsal farkındalığımızı ortaya çıkartan ve aynı zamanda tüm bu gerçeklikle bütünleştiren hep bu sorular ve kaynağını onlardan alan düşüncelerimizdir.

Well hasılı söz konusu listedeki şarkılara daha dikkatli bakmaya karar verdim. “Belki de tek başlarına anlattıklarından bağımsız olarak anlatmaya çalıştıkları başka bir şey vardır hep birlikte…” diyerek. Ve durup dururken böyle bir cümle kurduğum için kendime şaşırarak…

ÖYKÜ

“Time To Say Goodbye. Bye Bye Miss American Pie” dedi adam… Kadın “Highway To Hell! Road To Hell!” diyerek cevapladı. “Cehenneme kadar yolun var” demek istercesine… Hatta bir an silahını çekmeyi düşündü Janie’s (Got A Gun)… Ayağa kalktı ama vazgeçti. Sanki kızgınlığı, üstünde oturduğu sandalyeden kaynaklanmış ve ayağa fırlayınca aklı başına gelmiş gibi… (Angry Chair) Nobody’s Wife olarak yaşayacaktı sonsuza kadar. Bunu yapabilirdi ama birinin nasıl yaşayacağını göstermesi gerekiyordu.(Show Me How to Live) Tam bir LOOSER dı. Bir an “Stand By Me!” demeyi düşündü adamın arkasından… En azından son bir kahve içebilirlerdi.(One More Cup Of Coffee)

Adam, yalnızlığın uzun yoluna çıkmıştı.(It’s a Long Road) Ağlamamalıydı! “Erkekler ağlamaz!” dedi. (Boys don’t cry) Boşlukta, düşüyor gibi hisediyordu. Sanki ilişkilerinin her yerini alevler sarmıştı ve kurtulmak için yapabileceği tek şey atlamaktı. (Falling Man + The Roof Is On Fire) Bir an kadının peşinden geldiğini sanıp arkasına baktı ama kimse yoktu. (I think I´m paranoid) Yağmur yağıyordu. Kasım ayında bu normaldi. Şarkı söylemeye başladı. Çünkü bu onu hep mutlu ederdi. (November Rain + Singing in the Rain + I’m Only Happy When It Rains) Karanlık sokakta ilerlerken kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Karanlıktan korkardı. (Fear Of The Dark )

Kadın, balkona çıktı. İki el silah sesi duyuldu uzaklardan… (Bang Bang) Bir an adam için endişelendi. Zira etraf parlak silahlarıyla zafer kovalayan serserilerle doluydu (Blaze of Glory) Sonra onun için endişelenmekten vazgeçmesi gerektiğine karar verdi. Bu bağımlılıktan kurtulmalıydı. (I’m not an addict) Yarın Cennet Mahallesinde yeni açılan alışveriş merkezine gidecek ve yeni giysiler alıp acısını unutacaktı. (Stairway To Heaven) Hayat herşeye rağmen güzeldi. (What A Wonderful World)


Bu sırada adam…
Aşk için herşeyi yapabilecek bir adam olarak görüyordu kendisini… Şimdiyse dünyaya veda etmeyi düşünecek kadar kötü bir durumdaydı. Tekrar sinirlendi. (I Would Do Anything For Love + A tout le monde + Angry Again) Kadın affedilmezdi. Uyuyana kadar bekleyip, “Ne farkeder” diyerek, bir kabus gibi, tüm histerisini….. “Lithium a ihtiyacım var!” dedi. Kimseyi öldürmeyecekti tabii ki! Ne yani aşk acısından katil mi olacaktı? “Amaan boşver, sat anasını dünyanın!” diyerek eski kız arkadaşının “eski” olduğunu kabullendi. (The Unforgiven + Until It Sleeps + Nothing Else Matters + Nightmare + Hysteria + Lithium + The Man Who Sold The World + Ex-girlfriend)

Kadının, az önceki iyimser havasından eser kalmamıştı. Kendisini kontrolden çıkmış bir tren gibi hissediyordu. (Crazy Train) Balkonun neredeyse yıkılmak üzere olan duvarından başka bir tuğlayı daha alıp kızgınlıkla fırlattı! (Another Brick İn The Wall) Aklını kaybetmiş gibiydi. (Where is my mind) Atlamayı düşündü. Kim sonsuza kadar yaşamak istedi ki zaten? (Who wants to live forever) Kalbindeki bu yara onu yavaş yavaş öldürecekti zaten. ( Scar Tissue + Killing me softly) 18 yıl yaşamak yetmez miydi? “Kafama kurşun sıkıp buralardan uçup gitsem ne olurdu?” diye geçirdi içinden… (18 and Life + Bullet With Butterfly Wings) Zaten ilişkilerinin bitmesine neden olan şey engel olamadığı silah merakıydı. Varsın hayatını da (ilişkisini bitirdiği gibi) silahlar bitirsindi. Silahsızlanmak için geç kalmıştı. (Disarm)

Adam, babasının ona yıllar daha çocukken önce söylediği sözü düşünüyordu: “Hayat bazen gökkuşağının altındaki bir yer, bazense karadeliğe dönüşmüş bir güneş gibidir.” (Somewhere Over The Rainbow + Black Hole Sun) Sokakta ruh gibi gezinirken ve aşkını kurtaracak bir süper kahraman ararken, aklındaki sevimli çocuk ve onun anıları nereden çıkıp gelmişti? (Street Spirit + Superman Movie Theme + Sweet Child Of Mind) Geldiği gibi de gitmişti. Tekrar acısına odaklandı. Güzel rüyalarını zehirleyen bir melek, alkolik tarafını ortaya çıkartacaktı. ( Sweet Dreams + Toxicity + Angel + Modern Twist In My Sobriety) Zira sarhoş olmak istediğinde gittiği bara, kapısında “House Of The Rising Sun” yazan mekanına gelmişti. Daha doğrusu ayakları onu getirmişti.

Kadın “Keşke herşey dün olduğu gibi olsa!” diye dilerdi eğer hemen şimdi bir cin karşısına çıksaydı. (Yesterday) Tüm istediği tapılmaktı, her kadının istediği şekilde… ( All I Want + I Wanna Be Adored) Bunun için afrikalı aksanıyla ilahi bile söyleyebilirdi tanrıya… (Jisas Yu Holem Hand Blong) Psikoloğu Diane’i arayıp randevu alması gerekecekti yine… O kadından öldüresiye nefret etmesine rağmen mecburdu. (Teraphy?- Diane)

Bardaki adam bardaktan boşalırcasına içiyordu. Kıpkırmızı şarap nedeniyle herşey dönüyordu. (Red Red Wine + Turn Turn Turn) Yine de aşka tekrar düşmesine yardımı olmamıştı. Kendini kafasız bir çocuk gibi hissediyordu. ( Can’t Help Falling In Love + The Headless Children)

Kadınsa çocuk gibi ağlıyordu… ( When The Children Cry)

SONUÇ: Herhangi bir şeyin veya olayın karmaşıklığına bakıp “bu tesadüfen olamaz” sonucuna ulaşmak bir mantık hatasıdır. Zira zaten her olay eşsiz varoluşsal tarihin sonucudur. Şimdi hapşursam ve bu olayın gerçekleşmesi için örneğin dinazorların yok olması gerektiği gerçeğinden hareketle “tanrı benim şimdi hapşurmam için dinazorları yok etmiş zamanında” sonucuna varsam bu ne kadar mantıksız olursa, “insan vücudu (mesela göz organı) öyle karmaşık ki birisi dizayn etmiş olmalı” demem o kadar saçmadır. Dolayısıyla “insanın genetik yapısı öyle karmaşıktır ki bunun tesadüfen olması, bir şempanzenin daktilo tuşlarına rastgele basarak Shakespeare eseri yazması kadar imkansızıdır” argümanı GÜMler. Çünkü spesifik olarak herşey zaten imkansızdır. Bu nedenle varoluşu bir olgu olarak kabullenmekten ve kıçımızdan “tanrısal yaradılış palavraları” uydurmaktan vazgeçmeliyiz.

Yazdığım hikaye tamamen rastgele oluşmuş bir listedeki rastgele şarkılardan ortaya konmuş rastgele bir düzenliliktir. Zira bunu yazmayı daha önceden planlamadım. Tabi tanrı bunu planlamış ve beni aracı olarak kullanmış olabilir. O halde ben peygamberim (tanrının aracısı) ve tanrı da tamamen çılgın bir edebiyatçı. Olmuyor di mi? Yani saçma oluyor…

Bizim ilahi bir düzen olduğunu sanmamıza ve “bunu dizayn eden bir varlık olmalı” sonucuna ulaşmamıza neden olan şey aslında; düzensizliği ve herşeyin özünde kaotik olduğu gerçeğini anlayamamamız, algılayamamamızdır. Big-Bang denen patlamanın içinde hiçliğe savruluyoruz. Ömrümüz kısa olduğu ve zaman algımız komik derecede hızlı olduğu için; kargaşayı, kaosu algılayamıyoruz. Oysa tüm varoluşu videoya çekip hızlı oynatma seçeneğiyle Youtube’de yayınlasak birçok kişi “Durdurun bu çılgınlığı” histerisine kapılırdı. Aynen “tanrı var!” histerisine kapılanlar gibi…

Kaosun tesadüfleri size mutluluk getirsin! Hoşçakalın!

PLAY LİST
Andrei Bochelli & Sarah Brightman – Time to say goodbye
AC-DC – Highway To Hell
Aerosmith – Crazy
Aerosmith – Cryin’
Aerosmith – Janie’s Got A Gun
Alice In Chains – Angry Chair
Alice in Chains – Would
Alphaville – Forever Young
Anouk – Nobody’s Wife
Audioslave – Show Me How to Live
Beck – Loser
Ben E. King – Stand by Me
Blonde Redhead – Falling Man
Bloodhound Gang – The Roof Is On Fire
Blur – Song 2
Bob Dylan – One More Cup Of Coffee
Bobby Vinton – Blue Velvet
Bon Jovi – Blaze Of Glory
Rock Alternativo – Boys don’t cry
Cat Stephens – Cat Stevens – Wild World
Christmas Songs- Let it Snow –
Chuck Berry – Johnny B Goode
Cinderella – Nobody’s Fool
Coolio/L.V. – Gangsta’s Paradise
Cranberries – Promises
Cranberries – Zombie
Creed – Higher
Dan Hill – Its a Long Road
Deep Purple – Soldier Of Fortune
Cavatina – The Deer Hunter
Dire Straits – Brothers In Arm
Don Maclean – Bye Bye Miss American Pie
Duran Duran – Chauffeur, The
Eagle Eye Cherry – Save Tonight
Eddy Grant – Gimme Hope Jo’anna
Ambrosia – Empire Of The Sun – Soundtrack
Empire of the Sun Soundtrack John Williams
Alanis Morissettaltınmeşe – Everything
Fastball – The Way
Fiona Apple – Across the Universe
Frank Sinatra – Singing in the Rain
Garbage – I think I´m paranoid
Garbage – I’m Only Happy When It Rains
Garbage – The World Is Not Enough
Gary Jules – Mad World
Gary Moore – Still Got the Blues [1990]
Gene Kelly – I’m singing in the rain
GooGoo Dolls – Iris
greep – radiohead
Guano Apes – Open Your Eyes
guano_apes-big_in_japan
Guns ‘N Roses – Knocking On Heavens Door
gunsnroses November Rain
Guns_n_roses_dont_cry
Hallelujah
hmmmm- crash test dummies
Indigo Girls – Iko Iko
Iron Maiden – The Trooper
Iron Maiden -Fear Of The Dark
Jewel – Hands
K’s Choice – Not An Addict
Kansas – Dust in the Wind
Bang Bang (My Baby Shot Me Down) Nancy Sinatra
Korn – Freak On A Leash
Led Zepplin- ”Stairway To Heaven”
Local H – California Song
Louis Armstrong – What A Wonderful World
Meatloaf – I Would Do Anything For Love
Megadeth – A tout le monde
Megadeth – Angry Again
Metalica – Metallica – The Unforgiven
Metallica – Enter Sandman
Metallica – King Nothing
Metallica – Load – Until It Sleeps
Metallica – Nothing Else Matters
Metallica – The Call Of Ktulu (S&M live)
Metallica – Turn The Page
Metallica – [08] – No Leaf Clover
Metallica – [10] – Devil’s Dance
msg – nightmare
Muse – Hysteria
muse – Time is Running Out
neyzen_tevfik_huseyni.wma
Nirvana – Heart Shaped Box
Nirvana – In Bloom
Nirvana – Lithium
Nirvana – Rape Me
Nirvana – Smells_like_teen_spirit
Nirvana – The Man Who Sold The World
nodoubt-ex-girlfriend
older – they might be giants
Ozzy Osbourne- Crazy Train
Ozzy Ozbourne – Perry Mason
Pink Floyd – Another Brick in the Wall
Placebo- Where is My Mind
Queen – Innuendo
Queen – The Show Must Go On
Queen – We Are The Champions
Queen – Who Wants to Live Forever
Rammstein – Amerika
Red Hot – Otherside
Red Hot – Scar Tissue
Roberta Flack – Killing Me Softly
sadreddin_sebi_arus_2005_bas_taksim_hicaz.wma
Saigon Kick – Love Is On The Way
Skid Row – 18 And Life
Smashing Pump – Bullet With Butterfly Wings
smashing pumpkins – disarm
some where over the rainbow
Soundgarden – Black Hole Sun
Street spirit (fade out) – Radiohead
Superman – Movie Theme
sweet_child_of_mine
sweet_dreams
System Of a Down – Toxicity
System of a Down- angel (06)
Tanita Tikaram – Twist In My Sobriety
The Animals – House Of The Rising Sun
The Beatles- Yesterday
The Offsprings – All I Want
The Stone Roses – I Wanna Be Adored
The Thin Red Line-Jisas Yu Holem Hand Blong
Therapy – Diane
TO BE WITH YOU – Mr. Big
Travis – 12 Memories -Happy To Hang Around
turn turn turn – the birdys
UB 40 – Red Red Wine
UB40 – Can’t Help Falling In Love
WASP – The Headless Children
White Lion – When The Children Cry

Not: Şarkı sıralamasında birkaç değişiklik olabilir. Ama liste bu… Bazı şarkıları atladım ama el insaf! Şarkı ve grup isimlerindeki yazım yanlışlarından Lime Wire kullanıcıları sorumludur. İki hafta önce 500 kadar şarkım vardı ama backup almadan format c yapınca hepsi daha iyi bir yere gittiler. Ya da ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Dolayısıyla şarkı sayısı biraz düşük.

Bill Clift’in Karısının Anlatacakları Var!

1899 yılı, Sanai Devrimi’nin, içten yanmalı motorların keşfi ile hız kazandığı yıldı. Hemen hemen herşeye “motor” takma yarışı içineki mühendisler uğraşa dursun, Amerika’nın (kötü olan, kuzeydeki) en işlek limanındaki işçiler işlerinin başındaydılar her zamanki gibi… Bunlardan biri de benim kocamdı. Adım, Sandra Clift…
Bill (kocam) sıradan bir işçi değildi, işçi olmanın tüm sıradanlaştırıcılığına rağmen… Ve iyi bir eğitim almış olsaydı, muhtemelen, adını tarihe yazmak için internetin keşfedilmesine ve Ömer Kırat’a ihtiyacı olmazdı.

[Editörün Notu: Herkesin, her zaman bana ihtiyacı vardır.]

Yeni şeylere âşıktı. Gelişime ve teknolojiye… Biraz parası ve boş zamanı olsa yapacağı şeyler hakkında hayaller kurardı. Birgün liman işçileri greve gidince, para ihtiyacı olmasa da istediği şeylerden diğeri “zaman” ihtiyacı karşılandı.

Bir ay süren grev boyunca, kulübemizin yanında, yıkılmak üzere gibi duran ahır ve içindeki bozuk traktör ile ailesinden ve grevden daha fazla ilgilenmişti. İç içe geçmiş, içi yağ dolu borularla uğraştığını gördüm bir keresinde…

Ve bir sabah korkunç bir motor gürültüsü ile uyandım. Ardından o korkunç sesi bastıracak güçte zafer nidaları atan kocamı duydum: “Evreka!” diyordu. “Kaldırma kuvvetinin ikinci kez keşfi!”
Aşağıya sabahlığımla indim. Çünkü sabahtı… Ahırdan içeri girdim, kapıya vurmadan… Çünkü ahıra giriyordum. Zaten kapıya vurmak, muhtemelen parçalanmasına neden olurdu.

Kocamı, homurdanan traktörün üstünde bulmuştum. Ama birşeyler farklıydı. Traktör olması gerektiği gibi görünmüyordu. İlk olarak, çalışıyordu. Ayrıca ön kısmıda, ileriye doğru uzanan iki adet demir vardı. Adeta çatal gibi… Bu iki çatal, iki kol ile motora doğru uzanıyordu.
Kocam beni görünce motoru durdurdu ve aşağıya atlayıp bana sarıldı. O mutlu, bense şaşkındım. Bunu farkedince durumu açıkladı.

– Bu makine bir devrim olacak. Yük indirme ve bindirmede, depolamada bir devrim… Vinçler çok büyük, pahalı ve meşgul… Üstelik küçük yükler dağınık ve sayıca çok. İşte bu makine onlarla ilgilenecek. Belki biraz daha küçültülebilinir. Bu bir prototip. Ama önemli olan çalışması. Göreceksin, zengin olacağız.

Maalesef bu olmadı. Ama onun dışındaki tahminleri tuttu. Yükleme işlerinde devrim gerçekleşti ve bu makinelerin her boydan akrabası üretildi. Kullandığı “hidrolik” teknolojisi, adeta ilerlemenin motoru oldu. Kocam Clift ise icadı hakkında liman yönetimi ile konuşmak için grev alanına gittiği sırada çıkan arbedede, başına aldığı ağır darbe sonucu öldü.

Borçlarımız yüzünden (“Ne borcu?” demeyin, işçiyiz işte) herşeyimiz gitti. Kocamın icadı da dahil. Şimdi tek tesellim, kaderin bir cilvesi olsa gerek, bu araçlara “FOKLİFT” denmesi… Ben se bu ismi her duyduğumda dua ediyorum; For Clift!

The End

Editöryal Açıklama: Bu hikaye, 120 yaşındaki Sandra Clift tarafından 1999’da yazılmıştır. Dünya’nın en yaşlı kadını ünvanı ile ilgili bir röportaj için kendisine giden Ömer Kırat’ın “Sizde de ne hikâyeler vardır ha!” demesi üzerine ortaya çıkmıştır. Yazar Sandra Clift’in hikayesindeki son 2 kelime, edebi kaygılar nedeniyle Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mutlu Olmaktan Mutsuz Olan Adam

Gözlerinden yine “mutluluk gözyaşları” akıyordu. Duygusal biri değildi. Acıya karşı dayanıklı ise “hiç” değildi. Zaten böylesi bir acıya karşı direnç geliştirmek imkânsızdı.
Televizyondaki şampiyonluk kutlaması görüntülerine daha fazla dayanamadı ve uzaktan kumandanın nedense “kırmızı” olan kapama düğmesine bastı. Sanki televizyonu kapatmak, açmaktan daha tehlikeliymiş gibi bu uyarıcı renkte yapılmıştı düğme…
Tuttuğu takımın ligi birinci bitirmesinin ona verdiği mutluluğun yarattığı acıyı dindirmek için “Nasıl olsa Avrupa`da rezil olacaktır.” diye düşündü.
Her ne kadar sarı ve lacivert renklere sahip olan takımın şampiyon olduğu gece, balkona çıkmak tehlikeli olsa da (hangi salağın sıktığı belli olmayan “mutluluk kurşunları” yüzünden) yine de bunu yaptı. Biraz nostalji, biraz melankoli acısına iyi gelirdi. Geçmişine doğru uzandı düşünceleri…
Çok küçükken yaşadığı krizleri hayal meyal hatırlıyordu. Ailesi için tam bir felaketti. Küçük bebek, tam herşey yolunda derken birden ağlamaya başlıyor, acı çektiğinin her halinden belli olduğu bir krize giriyordu. Uzun süre ne olduğunu anlayamamışlardı. Yapılan testler, taramalar sonunda daha önce kimsede görülmemiş bir bozukluğa sahip olduğu ortaya çıktı.
Beynin salgıladığı “seratonin” hormonuna alerjisi vardı. Mutluluk hormonu olarak da bilinen bu vücut kimyasalı her salgılandığında, yani her mutluluk anında vücudu keskin bir acıyla titriyordu. Mutluluğun boyutu, çektiği ıstırabın boyutunu belirliyordu. Ne kadar çok seratonin salgılanırsa, o denli sık ve şiddetli krizler geçiriyordu.

Küçük mutluluklara dayanabiliyordu. Mesela takımının şampiyonluğuna… Dolayısıyla, köşeyazarı-filozoflardan birininn de tavsiye ettiği gibi mutluluğu “küçük şeylerde” arıyordu. Çünkü sadece öylesine katlanabiliyordu. Hemen yanından, vızıldayarak geçen şey dikkatini dağıttı. Acaba bu bir kurşun muydu? Yoksa bir sivrisinek mi? Sivrisinek ise eğer kan aramak için doğru yerdeydi. Zira üzerindeki kan kokusunu duymak için hematolog olmaya gerek yoktu.

İşe girmesi gereken yaşa geldiğinde kendini en az “mutlu” edecek işi seçti. Geçmişte dedesinin de seçtiği “mezbaha” onun için belkide en uygun çalışma yeriydi. İş tatmini ve mutluluk gibi kavramların olmaması nedeniyle acı çekmeden çalışabiliyordu. Bütün gün kan içinde et yığınlarıyla çalıştığı için pek mutlu bir ruh haline sahip değildi. Tam istediği daha doğrusu mecbur olduğu gibi… Sürekli asık suratlı olmakla eleştiriliyordu, rahatsızlığından haberi olmayanlar tarafından…

Yakın zamanda greve gittiklerinde o katılmamıştı. Zira istediklerini aldıklarında “mutlu” olmaktan korkmuştu. Tabi bu tavrı iş yerinde “istenmeyen adam” olmasına yolaçtı. Bir ara durumunu açıklamayı düşündü. Ama bu neye yarayacaktı ki? Mutlu olmasına neden olacak bir itiraf ona sadece ıstırap verebilirdi. Mutsuzluğa mahkum edilmişti. Öyle bir hapisaneydi ki bu, gardiyanı acı, duvarı mutluluktan oluşmuştu.

Balkondan aşağı bakıyordu. Kendinden geçmiş halde kutlama yapan insan yığınları, adeta nehir gibi sokaktan akıyordu. Ne kadar şanslıydılar. Sadece takımları başarılı olduğu için değil, bunu haykırabildikleri için de…

Basit bir kimyasalın, “mutluluk” ile nasıl böyle bir bağı olabilirdi? Yani soyut bir kavram değil miydi “mutluluk”? Resmi bile yapılamayan… Yanılıyor muyduk. Yoksa “soyut” denen her kavram aslında beynin kimyasal yapısının bir parçası mıydı? Psikoloğu yanılmıştı. Bu şekilde yaşayamayacağını, ergenlik döneminde intihar edeceğini ve bunu engellemek için birşey yapamayacaklarını ailesine söylerken kulak misafiri olmuştu.

Ama bu acı, onu öylesine olgunlaştırdı ki, intihar gibi çocukça tepkileri düşünmeye vakti hiç olmamıştı. Zaten kendini öldürenler “cehennem” denen yere gitmiyecek miydi? Gerçi bu durumda cennete gitmesi bir tür ceza olurdu. Sonsuz mutluluk, sonsuz acı demekti. Ama muhtemelen ölünce, bu nörolojik bozukluğu ardında bırakacaktı. Yani öyle olmalıydı. Aksi halde, öteki dünya canını yakacaktı her halükarda… “Hayatın anlamı…” dedi içinden… “Acaba o da `mutluluk` gibi sadece beynimizin ürettiği birşey mi? Yoksa insan olarak ulaşmamız gereken, bedenimizin ötesinde bir şey miydi?”

Bunları düşünürken birden düşünceleri berraklaştı. Herşey bir araya gelmeye başladı. Sanki “Şaşı Bak Şaşır” bulmacasında gizlenmiş şeyi görmüştü. Evet! Hayatın anlamı bu olmalıydı. İnsanın esas amacı… Bu gelişmiş beynin gerçek kullanım yeri…

Birden öyle bir acı hissetti ki daha önce hissettiklerinin toplamından fazla olduğunu söyleyebilirdi. Gözlerinden boşalan yaşlar daha yere düşmeden, vücudu iki büklüm biçimde balkonun zeminine ulaşmıştı. Dolayısıyla gözünden düşen damlalar, yine onun üstüne damladı. Kasları öylesine kasılmıştı ki sanki buzul çağından kalan Otsi Buz Adam gibiydi. Ardından acı yön değiştirdi. Bu sefer tüm vücudu geriye doğru büküldü. Bu kas spazmları daha önce hiç bu kadar sert olmamıştı. Kendinden geçti. Acıya teslim olan bilincini orada bırakıp, bilinçsizlik içinde birkaç dakika yattı.

Kendine geldiğinde inanılmaz bir yorgunluk içindeydi. Kriz sırasında tüm gücü tükenmişti. Ama farklı birşey vardı. Daha önce hissetmediği bir doygunluk hissi… MUTLUYDU! Evet. Acımıyordu artık canı… İnanılmaz bir şekilde, yaşadığı bu son ama en güçlü kriz, onu iyileştirmişti. Kriz başlamadan önce düşündüklerinin, varoluşla ilgili farkına vardığı gerçeklerin iyileştirici mucizesine tanık olduğunu anladı. Hayatın, beynin yarattığı anlamlardan farklı olan, “gerçek anlamına” ulaşmıştı. Ve bu bir insanın ulaşabileceği tek gerçek mutluluktu, her türlü vücut kimyasalının ötesinde bulunan…Öylesine güçlü bir histi ki vücudundaki bozukluğu parçalamış, düzeltmişti.

Yüzündeki gülümsemeyle içeri koştu. Gardroptaki sarı-lacivert bayrağı kaptı ve balkona geri döndü. Gözlerinden akan yaş mutluluk gözyaşıydı. Ama bu sefer acıdan eser yoktu. Sokaklarda, mutluluk sarhoşu insaların sesine karıştı sesi. Ciğerlerini yırtarcasına bağırdı şampiyon olan takımının adını…

Sonra bir vızıldama duyuldu. Mutluluğun çektiği bir tetik, gerçek mutluluğu yaşayan adamın kafasına isabet etti. Yüzündeki gülümsemeyle balkondan aşağıya, mutluluktan ateş eden adamın yanına düştü. Olayı gören herkes durdu. Sevinç gösterisi kesildi. Elindeki silahı bırakan adamın gözünden akan yaş, mutluluktan çok, pişmanlık gözyaşıydı ve elinden düşen silahın üzerine damladıklarını kimse farketmedi. Zaten bu, mutlu olunabilinecek türde “küçük şeyler” den biri değildi.

THE END

Kuran’a Ayak Basan İlk Türk

Yılların sayılmaya başlanmasının 750. yıl dönümü kutlamaları tüm dünyada (bkz. Anadolu, Mezzopotamia, Maveraünnehir) devam ediyordu. Aslında iki kutlama vardı. “Hz. İsa Yaşasaydı Kaç Yaşında Olurdu” konulu eğlenceler, yıl dönümü kutlamalarıyla birleştirilmişti. Gerçii Güneşe Tapanların kutladığı; “Tamamlanmış Tanrı Tavaf Turu Günü” de aynı gün kutlanıyordu ama onlar daha çok kendi aralarında takılıyorlardı. Bu sırada, kendilerini, inşaa ettikleri duvarların ardına gizleyen, bağlanma korkusu yaşayan, asosyal Çinliler de sosyal hayata katılmaya karar vermişlerdi.
Tabii sosyal yönü zayıf her toplum gibi bunu “etrafa saldırarak” yapmayı planlamaktaydılar. Aynen hoşlandığı kişinin (ebeveyn-arkadaş) dikkatini çekmek için ona vuran, saçını çeken, oyununu bozan, yaramazlık yapan bir çocuk gibi…

Göktürk Devleti’nin kırkı çıkmadan o bölgeye saldırmaya hazırlanan Çinlilerin bu amacını farkeden Türkler (bkz. bugünkü Kürtler, Rumlar, Lazlar, Rumlar, Çerkezler vs…) onları durduramayacaklarının da farkındaydılar. Bu nedenle doğudaki kutsal topraklardan (bugünkü Newyork, Paris, Londra, Tokyo, Sidney, Moskova vb.) yardım istemek için en güvendikleri adamlarını gönderdiler. Aslında o çağda henüz müslüman olmayan Türkler için bu toprakların pek bi kutsallığı yoktu. Zaten orada toprak da yoktu. Çöl Kumuna toprak denmez. Yine de diplomatik dile özen göstermekten zarar gelmezdi.
Müttefik güç bulmak amacıyla çıkacağı göreve hazırlanan bu, tarihin adı gizli kahraman elçisinin, Pembe İncili Kaftanı olmadığı için göreceği kötü muamele karşısında etkileyici bir tavır sergileyemeyeceğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz demektir. Gerçi sözlüklerde “yanılmak” sözcüğü bu şekilde tanımlanmıyor ama…

Bu esnada Abbasi hükümdarı HARUN, tahta geçmesi için yaşının ve tecrübesinin yeterli olmadığı dedikodularına son vermek üzere soyadını REŞİT olarak değiştirmişti. Zaten o sırada Evrim Teorisi diye bir şey olmadığından eski soyadı “YAHYA”nın bir önemi yoktu. Ama bu hareketi muhaliflerine yeni bir koz da vermiş oldu. Soyadı değiştiğine göre artık hükümdar (soyundan?) olamayacağı şeklinde söylentiler yayılmaya başlanmıştı, sarayın entrikacı saraylıları tarafından…
Dolayısıyla Harun Reşit, bir tür saray komplosu ile karşılaşmaktan, suikaste uğramaktan korkar olmuştu. Herkesten şüpheleniyordu. Her olayı kötüye yoruyordu. Etrafındakiler de bu durumdan yorulmuştu. Hükümdar hakkındaki yorumlar git gide sertleşiyordu…

Uzun, sıkıntılı, tehlikeli, kısacası dönemin şartları bakımından sıradan bir seyahat sonunda Abbasi Sarayına ulaşan Türk Elçi pek sıcak karşılanmadı. Çünkü saray muhafızları ve diğer görevliler suikast olasılığı konusunda bilgilendirilmişti ve eğer böyle bir olay gerçekleşirse kellelerinin uçacağının bilincindeydiler. İlginç bir tesadüf, bedenlerinden ayrılan kafalar da bir süre bilinçlerini kaybetmez yani yaşamaya devam eder. Yani bizler hem kellelerimizin uçabileceğinin bilincinde hem de kellelerimizin uçtuğunun bilincinde olabiliyoruz. Elbette ki bu durum; “ruh” diye birşeyin olmadığı, “bilinç” dediğimiz, “ben” dediğimiz şeyin; beynin bir fonksiyonu olduğu sonucuna ulaşmamızı sağlamaz (-za neden olmaz) Korkmayın! Ruh diye büyülü birşey ve ölümden sonra hayat var. Oh…

Fakat içi bizimki kadar rahat olmayan hükümdar Harun Reşit, dün gece gördüğü ve göğsüne saplanan bir hançerle biten rüyasının etkisindeydi. Türk Elçi’nin “huzuruna çıkmak için beklediği” haberi, huzurunu iyice kaçırmıştı. Düşünmeye başladı. Acaba beklediği suikastçi o olabilir miydi? Bir Türk… Buralardan değil. Zaten öyle olması gerekir çünkü hükümdarı öldüren katilin ailesi de onunla birikte yok edilirdi. Bir yabancının ise bundan korkmasına gerek yoktu.
Tedirgindi ama koktuğunu belli edemezdi. Hükümdarlığının tartışıldığı şu sıralarda “korkak” suçlamasını kaldıramazdı. Elçinin kabul edilmesini emretti. Selamlama faslından sonra elçi meramını anlatmaya koyuldu:

– Büyük Abbasi Hükümdarı Harun Reşit’e büyük bir tehlikeden haber vermeye geldim, Uygur Hakanı Moyun-Çur’un emri ile…

“Tehlike” kelimesi zaten kendini tehlikede hisseden Harun Reşit’in şirazesini iyice bozmuştu. Sertçe çıkıştı!

– Ne tehlikesiymiş bu!
– Çinliler Talas Nehri civarında, ancak güçlerimizi birleştirirsek yenebileceğimiz dev bir ordu topluyor. Buraya müttefik olmamızı tekif etmek için gönderildim.

Saraydaki çekişmelerle ilgilendiğinden topraklarında ve çevresinde olup bitenden habersiz olan hükümdar buna inanmadı. Kendisine böyle bir bilgi verilmemişti. Elçinin başka bir amacı olduğuna emindi artık…

– Yalancı! O bölgede böyle bir faaliyet olduğuyla ilgili hiçbir bilgi yok. Ve sen! Sen de elçi falan değilsin!

Bu çıkışa ve iddaya şaşıran Türk Elçi, gerçekten Uygur Hakanı tarafından görevlendirildiğini ispatlamak için Hakan’ın yazdırıp, zaman kaybetmemek amacıyla da imzalayıp mühür basarak, elçiyle birlikte gönderdiği anlaşma metnini çıkarmak üzere, elini pembe incisiz kaftanına soktu.
Ama paranoyaklaşan hükümdar Harun Reşit o elin dışarıya bir hançer ile birlikte çıkacağını düşündü ve muhafızlara klasik emri verdi;
– Muhafızlar! Yakalayın!

Muhafızlar verilen emri harfiyen yerine getirdiler. Zaten 8 harften oluşan “yakalayın” gibi basit komutları yerine getirmekte zorlanmıyorlardı. Sorun, daha karmaşık ve özellikle edebi sanatlar (ironi, kinaye, mecaz vs.) kullanılarak oluşturulmuş emirlerde ortaya çıkıyordu.
Mesela geçenlerde hükümdar, rüşvet alan bir yerel yöneticiyi huzuruna çağırtmış ve azarladıktan sonra “Alın götürün ve anasından emdiği sütü burnundan getirin!” komutunu vermişti. Kastettiği, bu tür durumlarda uygulanan 50 kırbaçlık ceza idi ama muhafızlar, rüşvetçi yöneticiye, burnunun inek memesi muamelesi görmesi ve biraz kızarması gibi tuhaf bi bedel ödetmişlerdi. Hiç süt çıkartamadıklarından dolayı da kendilerini bir süre başarısız hissetmişlerdi.
Daha ciddi durumlar da yaşanmıştı. Harun Reşit’in, “Sağ Kolum” diye bahsettiği vezirinin, hazine odasından altın aşırdığı ortaya çıkmış ve şeriat yasaları uyarınca hırsızlık yaptığı sağ kolunun kesilmesine hükmedilmişti. Ama muhafızlar; hükümdarın sağ kolu olan vezirin sağ kolunu mu yoksa vezirin sağ kolu olduğu hükümdarın kolunun mu kesileceği konusunda tereddüte düşmüşlerdi.
Neyse ki olay ulemanın araya girmesi ile tatlıya bağlandı. Kesmek üzere Hükümdarın koluna hamle eden baş muhafız, şeker şerbetine bulanıp, karınca yuvasının yakınına bağlandı. O zamanki tatlıya bağlama yolu buydu. Sarayda en az bir engelli çalıştırılması hükmünün Harun Reşit tarafından ifa edilmesi de böylece önlenmişti.

Dolayısıyla hükümdar, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek, basit bir emir vermesi gerektiğini biliyordu;
“İki kolunu da dirseklerinden kesin! Kesin ki bana saldırmayı düşünenlere ibret olsun!” dedi, tane tane ve yüksek sesle konuşarak…

Birkaç gün sonra…

Suikastçının yakalandığını düşünerek biraz rahatlayan sultan, gelen son haber yüzünden tam anlamıyla kalbine hançer yemiş gibi oldu. Çünkü Çinlilerin Talas nehri civarında büyük bir ordu topladığı haberi ulaştırılmıştı kendisine… Bir an bocaladı. Ne düşünmesi ve yapması gerektiğini bilemedi. Yoksa büyük bir hata mı yapmıştı. Elçiye zeval mi etmişti? Türkleri karşısına alacak bir hata, aynı zamanda onun iktidarına muhalif olanların elini güçlendirirdi. Zavallı adamın zindandan çıkarılmasını emretti.

Uğradığı haksız itham ve verilen acımasız ama bir o kadar acı dolu ceza nedeniyle, atıldığı zindanın bir köşesinde ölmeyi dileyen Türk Elçi, müslüman bir Arap mahkûm ile tanışmıştı, orada kaldığı birkaç gün içinde… Durumuna üzülen ve onu teskin etmek isteyen müslüman mahkum, ona İslam’ı anlatmıştı.

Böylesi bir tramva yaşayan her insan gibi Türk elçi de bu teselliye (dine) hiç elle sarıldı. Mucizevi şekilde, ayno sırada hükümdar tarafından affedildiğini ve huzuruna çağırıldığını duyunca, inancı iyice güçlendi.

Harun Reşit’in huzuruna vardığında artık tam bir müslümandı. Kendisine yapılan açıklamalar ve dilenen özürler bittiğinde, her şeyin bir nedeni olduğu inancı ve görev bilinci devreye giren müslüman Türk elçi, tekrardan Çin tehlikesine odaklanmasını sağladı hükümdarın…

Yaptığı hatanın ezikliğini ve iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulma ihtimalinin korkusunu (tabiii Çin tehlikesinin verdiği korkuyu da) yaşayan genç hükümdar, ittifak anlaşmasını imzalamaya kolayca ikna oldu. Ancak elçiden bir ricası vardı. Geri döndüğünde, kollarının yolda ona saldıran eşkiyalarca kesildiğini söyleyecekti. Bedeviler tarafından bulunup tedavi edildiğini anlatacaktı. Çünkü iki devlet arasındaki ilişkinin sağlam temeller üzerinde kurulması için husumete sebep olacak bu tür bir olayın hasıraltı edilmesi gerekirdi. Mslüman Türk Elçi, Harun Reşit’e hak verdi ve teklifini kabul etti.

Ama Harun Reşit, emin olmak için yemin etmesini isteyince, bir şok daha yaşadı. Kahraman elçi, yemin etmek için Kuran istedi. Kollarını kestirdiği elçinin din kardeşi olduğu ortaya çıktı. Müslüman Türk Elçi, zindanda yaşadıklarını ve İslamiyet’e geçme kararını nasıl verdiğini anlattı.
Karşısında duran bu kısa kollu adamın büyüklüğü, gözlerini doldurmuştu genç hükümdarın… Elçi dediğin, müslüman dediğin böyle olmalıydı. “O halde Kur’an üzerine yemin edebilirsin, sana yaşattığım kötü şeyleri sır olarak tutacağına dair!” dedi titreyen sesiyle…

Altın kaplamalı ve bu yüzde diğerlerinden daha değerli olan Kur’an getirildi. Ama bir sorun vardı. Elçinin, üzerine basıp yemin ederken kullanabileceği bir eli yoktu. Ulema tekrar devreye girdi. Tartışmalı durumlarda hep yaptığı gibi…

Mesela askerlerin saldırırken “Allah, Allah!” diye bağırmadığı “Alla, Alla!” diye bağırdığı farkedilince konu hakkında ulemaya başvurulmuştu. Baş ulema da, Allah’ın adının doğru telaffuz edilmesi gerektiği ama savaş alanında tam adını haykırmanın, gaza getirmekten çok sanki şaşkınlık belirtiyormuş gibi (Allah allah?) bir duygu verdiği gerçeğinden hareketle mevcut durumun korunmasına (status-quo) karar vermişti.

İşte bu son durumda da çözüm yine onlardan geldi. İki eli de kesilmiş birinin Kur’an’a ayak basarak (elbette güzelce abdest aldıktan sonra) yemin edebileceği şeklinde radikal bir karar alınmıştı. İlginçtir bu karar, “Radikal İslam” denen şeyin de ilk kez ortaya çıkmasına neden olmuştu ki bu başka bir hikaye…

Sonuçta 751 Talas savaşı ile Çinlilerin Uluslararası Topluma karışma hevesi kursaklarında bırakılmıştı. Türkler İslamiyet’le tanışmış, radikal İslam düşüncesinin tohumları atılmıştı. Kur’an’a ayak basan ilk (ve muhtemelen tek) Türk Elçi ise görevini bitirip geri dönmüştü. Başarısından dolayı kendisine kanun teklif edlimiş (altın kaplama) ama o kullanamayacağı gerekçesiyle reddetmişti. Kellesinin uçmasına da bu densizliği neden olmuştu.
The Beginning

Bir İhtimal Daha Vardı, O da Olmak mı Dersin?

Bildiğinizi varsayabileceğim üzere birkaç gün sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin (hepsinin birden) Irak’a girişinin 4.yıl dönümünü idrak edeceğiz. Ama bugün bahsetmek istediğim konu bu değil. Dolayısıyla, mevzubahis olmayan bir konudan bahsetmenin (benim için bile) fazla anlamsız oluşundan olarak bu giriş paragrafını bitiriyorum. Zira “gelişme” ve “sonuç” bölümleri, her zaman olduğu gibi “giriş” bölümünü anlamsız buldular ve şimdiden söylenmeye başladılar.
Çoğumuzun – ki buradaki “çoğunluk” nispi çoğunluktur- aşina olduğu bir kavramdan, istatistik bilimine (!) kaynaklık eden “ihtimalden” veya sahne adıyla “olasılıktan” bahsedeceğim. Normal insanların (siz tanımazsınız) lineer mantığıyla bakıldığında, bir olayın gerçekleşme ihtimali düşükse, o olay gerçekleşmez. Ama bugün – ki konunun uzmanları ona 11.02.2007 diyorlar- farklı bir bakış açısıyla konuyu değerlendireceğim. Bu “değerlenme” konunun benim tarafımdan ele alınmasından kaynaklamamaktadır. Bu konu zaten “değerli”dir.
İstatistik bilimi, sırf adını doğru yazmak için harcanan efordan da anlaşılacağı üzere zorlu bir bilimdir. O kadar zorludur ki diğer dallarda çalışan bilim adamları sırf bu aşırı zorluktan şüphelendikleri için “İstatistik bilim olamaz!” demektedirler. Ama bu pek önemli değildir. Zira olasılıkları hesaplayarak geleceği görmeye çalışmak (ki bunu yapanlara “büyücü” diyen ilkel topluluklar hala mevcuttur) önemli bir insan edimidir.
Benim de şahsen üniversite yıllarında gördüğüm bir ders olan istatistiğin, kendini açıklamak için en sık kullandığı örnek olan “para atma” yöntemini biliyorsunuzdur. Ayrıca bir olayın mutlaka gerçekleşmesi “1” değeri, kesinlikle gerçekleşmemesi “0” değeri ile ifade edilir. Yani parayı attığımızda yazının veya turanın gelme olasılığı 0 ve 1 arasındaki 0,5 değerine tekabül eder.
İşte benim itirazım tam da bu noktadadır. İstatistik biliminin sonuçlarını, gerçek dünyaya uygulamada ortaya çıkan ve genelde tüm bilimsel teorilerin de bununla malul olduğu “uyumsuzluk” sorunu.

Şöyle izah edeyim… Bir paranın atılma olasılığı ile yazı veya tura yüzünün yukarıya dönük düşmesi – ki 3 boyutlu sonsuz evrende “yukarısı” bile yeterince muallâkta (yani havada, yukarda?) değilmiş gibi- birbirine bağlıdır. Bilimsel çıkarımlarda bulunmak için olayın öncesi hesaba katılmaz. Bir başka değişle söz kunusu “PARA” zaman ve mekândan (evrenden) kopartılarak atılır. Sonuç olarak da yazı veya tura gelmesinin olasılığı hesaplanırken, parayı imal eden ve veya onu atan kişinin bir trafik kazasında ölmemiş olduğu gerçeği bu yüzden de paranın atılıp yazı veya tura sonucunun başarıyla elde edildiği gözardı edilir.
Zira herhangi bir eylemin (örneğin bir uçurumdan fil atılması ve kafa üstü mü yoksa kıç üstü mü düşeceği) herhangi bir şekilde sonuçlanmasının ihtimali hesaplanırken aslında o olaya kadarki evrenin tüm tarihinin bu olayla bağlantısı gözden kaçırılır.

Daha basit ve halkın diliyle anlatırsak, her olay ve varlık, evrendeki her olay ve varlıkla şu veya bu şekilde bağlantılıdır. Her sonuç bir sonraki sonsuz olayın nedeni ve kendinden önceki tüm nedenlerin sonucudur. Hatta Dünya denen bir gezegende, insan denen varlıkların (ki bu ismi kendilerine, kendileri vermiştir – ki işin tuhaf yanı diğer herşeye de isimlerini onlar vermiştir-) para denen bir şeyi (kendine “insan” diyenlerin, adını verdikleri ama vermeyi sevmedikleri bir şey) attıklarında “O” sonucun meydana gelmesi için BİG BANG’den itibaren (öncesi fazla spekülatif olduğundan es geçiyorum şimdilik) olan herşeyin, bu sonucu doğuracak biçimde geliştiği kabul edilmelidir. Elbette ki bu durum, paranın yazı veya tura gelme ihtimalinin aslında ne denli düşük olduğunu gösterir.
Zira o anda, o paranın, onu atan kişilerin elinde olması, bu kişilerin bunu yapmak için istek duyması, bunu engelleyebilecek dinozorların milyonlarca yıl önce bir göktaşı sayesinde yok olmuş olması gibi sayısız (sonsuz) öncülün gerçekleşmiş olması düşünüldüğünde yani sonuca neden olan olayların miktarı hesaplanınca, aslında para atmak gibi basit bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bile ne denli imkânsıza yakın olduğu görülür.
İşte tam bu noktada ben azımdaki baklayı çıkarma ihtimalim “gerçekleşiyor.” Gerek din adamlarının, gerekse din adamlarıyla aynı şekilde düşünen ve “Ben neden din adamı değilim. Sonuçta aynı düşünüyoruz. Benim onlardan farkım ne?” diye merak edenlerin, en gerekse – ki gereksiz bence- bu konuda hiç düşünmemiş ama az önce saydığım kişilere “katılan” kişilerin sahip olduğu bir tür savunma mekanizması veya saçmalık-destek sisteminden bahsetmek istiyorum.
İnsanın ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği, varoluşun ve hayatın anlamı gibi aslında ortak bir meraktan kaynaklanan sorulara verilen cevaplar (!), sıkı bir eliminasyona tabi tutulursa ikiye indirilebilinir:
İlki, tüm varoluşun ve dolayısıyla insanın ne oldu, neden burda olduğu sorularının cevabını, “Bunu yapmak isteyen ve yapabilecek güce sahip olan bir varlığa” (tanrıya) atıfta bulunarak açıklayan görüştür.
Diğeri ise varoluşun bir nedeni olamayacağını, varolduğumuz için var olduğumuzu söyler kısaca. Bir diğer şekilde söylersek varoluş, “tesadüfîdir” ve bir olgu olarak ancak kabul edilip anlaşılabilinir, anlam verilemez/aranamaz.

Elbetteki ilk görüşü savunan ve herşeyin bir “anlamı” olması gerektiğinde ısrar eden insanlar, ikinci açıklamayı benimseyenleri pek sevmez. Öncelikle bunun tesadüfen olma ihtimali çok düşüktür. Ayrıca tanrının, onları, bu şüphelerinden dolayı sonsuza dek yakacağını idda ederler (daha doğrusu tanrının böyle dediğini idaa ederler) ve bu türden bir cezayı da “anlamlı” bulular. Septik görüşü anlamsız ve yakılmaya layık bulurlar. Elbetteki bu yaklaşım çok eskiye, ilkel atalarımıza dayanır. Onlar da ateşi etkili bir anti-septik olarak görmüş, kötü ruhları uzaklaştırmak, mikropları/hastalıkları yok etmek ve şüphecileri yakmak için kullanmıştır.
Ama eğer az önceki evrensel olay örgüsü açıklaması dikkate alınırsa, Dünya diye yaşam dolu bir gezegenin ve bu gezegendeki maymunla aynı atadan evrimleşen zekâ/bilinç sahibi varlıkların tesadüfen varolma ihtimali ile paranın tura veya yazı gelme ihtimalinin, birbirinden çok da farklı olmadığı görülür.
Dolayısıyla, bir olaya bakıp, onun çok tesadüfî olduğuna, dolayısıyla gerçekleşmesinin ardında tanrısal bir irade, güç olması gerektiğine inanmak ve tüm varoluşu bu şekilde “anlamlı” kılmak, aslında evreni hiç anlamamış olmak demektir.
Ama esas ilginç olan, gerçekten de Tanrı denen bir sonsuz güç sahibi varlığın, evreni yaratmış olma ihtimali o kadar düşüktür ki (yaklaşık olarak, herşeyin tesadüfen olmuş olması ihtimali kadar) bazen Tanrının var olduğu yönünde ciddi şüpheler duyduğumu itiraf etmeliyim…

ORDU OLMAYAN ADAM

BİRİNCİ BÖLÜM:

Adam sıradan bir berberdi. Gerçi ataları Berberilere dayanıyordu ama bu sadece bir kelime esprisi yaratacak kadar önemliydi. Zaten O, bunu bilmiyordu. Bilmediği bir diğer şey ise az sonra dükkâna girecek adamın aslında bir mafya babası olduğuydu. İşin ilginci, babalık yaptığı mafyanın, diğer babalarına BABALANMIŞTI. Ve şu anda onlardan kaçmak için ilk gördüğü dükkâna girmek üzereydi.
İsterseniz berberi daha yakından tanıyalım… 40’lı yaşlarına merdiven dayamıştı. Ama kendini bu merdivenden çıkamayacak kadar yorgun ve amaçsız hissediyordu. Bir karısı vardı. Hani şu “çirkin denemeyecek kadar güzel” olanlardan. Ayrıca kocasının bilmediği yönüyle tanımlarsak; “kocasını aldatanlar” cinsinden…
Berber, hayatının çok sıkıcı olduğunu düşünüyordu. Ama asıl sıkıcı olan, az sonra içeri girecek mafya babasının peşindeki kiralık katildi. Ona “mengene” diyorlardı. Anlatılana göre bir kurbanın öldürmek için onu kucaklamış ve kırılmış kaburga kemikleri vücudundan çıkana kadar sıkmıştı.
Bu hikâyeyi duymuş olan Alfonzo (kaçan mafya babası) şimdi dükkândaydı. Soluk soluğa kalmıştı. Berber, içeri giren bu yeni müşterinin saçlarının kesilmesinde acil bir durum görmedi. Dolayısıyla acele edişini ve soluk soluğa kalışını anlayamadı. Yine de kibarca şöyle dedi; “Lütfen buyrun!”

Buyurmaya alışık mafya babası, koltuğa oturdu. İzini kaybettirdiğini düşünüyordu. Keyfi yerine geldi. Klasik bir berber sohbetine koyuldular.
— Nasıl bir şekil istersiniz?
— Sıradan olsun. Yani kalabalıkta farkedilmeyen saç şekillerinden.
— Peki… Şey acaba sorabilir miyim, neden soluk soluğa kaldınız?
— OH! Merak etmeyin, ben zararsız, sıradan biriyim. Çocukken 7 kardeştik. Babam bizi hep beraber berbere götürdüğü için sona kalan diğerlerini beklemek zorunda kalırdı. Bu nedenle sona kalmamak için hep acele ederdim. Alışkanlık işte…

Bu sırada içeri bir müşteri daha girdi. Oldukça iri yarı, insan azmanı bir tipti. Kafasında saç yoktu. Ayrıca yüzü yeni traş edilmişti. Yani aslında bir berberin, potansiyel müşteri listesine giremezdi.
Yavaşça müşteriye doğru yürüdü… Koltuktaki adam, aynadaki yansımaya, bir yanılsama olması için dua eden gözlerle bakıyordu. Ama bu anın, gözlerini son kullanışı olduğunu bilse, muhtemelen o sırada dükkâna girmek üzere olan çirkin denemeyecek kadar güzel kadına bakarak kullanırdı bu “son bakış” hakkını…
İriyarı, hatta yarı değil İRİTAM adam [Tam-iri de denebilir ama genelde dilbilimciler önüne “araba” kelimesi getirilmesinden korktukları için bunu pek kullanmaz] kurbanının kafasını tuttu ve sıkmaya başladı. Sanki adamın kafasının tasını manuel olarak attırmaya çalışıyordu. Bu baskıya dayanamayan kafa, eşekten düşen karpuzun çıkaracağını tahmin edebileceğiniz bir sesle parçalandı. Bu sırada içeri, berberin karısı da girmişti. Berber ve karısı, bu sürreal suç mahalline şok olmuş bir şekilde bakıyorlardı.
Ardında delil bırakacak kadar deli olmayan kiralık katil, bakışların potansiyel görgü şahitlerine yöneltti. Cüssesinden beklenmedik bir atiklikle, içeri yeni giren güzelimtrak kadını yakaladı. Boynunu kırmak için öyle az bir kuvvet uyguladı ki, bir an için “Acaba gerçekten kırıldı mı?” diye şüpheye düştü. Bu şüpheli hal, ironik olarak hayatının özeti gibiydi. O hep, şüpheli olmuştu. Ne zaman kötü bişey olsa insanlar hiç şüphesiz bu iriyarı adamdan şüphelenirlerdi.

O da sürekli şüphelenirdi; “Acaba gerçekten sevgi diye bişey var mı?” Birgün ben de dış görünümüme aldırmayan biriyle tanışacak mıyım?” Tanrı (eğer varsa) neden beni böyle yarattı?” gibi…
Sonuçta kendini, suç dünyasının herkesi kabul eden kollarına bıraktı. Sevgisiz yaşamanın anlamsızlaştırdığı hayatını, diğer insanların hayatını alarak kazanmaya başladı. Bugünkü işi ise son işi olacaktı. Son kez birini öldürecekti. Çünkü sonunda, içindeki masum çocuğu farkeden bir kadınla tanışmıştı. Ama bu başka bir hikâye…

Kollarında duran, boynu kırıldığı için iyice bakılmaz olan ve artık “eli-yüzü düzgün” şeklinde sınıflandıramayacağımız kadını bıraktı. Ardından, yeni hayatına ve sevdiği kadına ulaşmasının önündeki son engel sayılabilecek, berbere doğru yürüdü.
Berber, artık hayatının sıkıcı olduğunu düşünmüyordu. Onu koruması gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle yılların verdiği çabuklukla az ilerde duran usturayı kaptı ve az ilerde duran iriyarı adamın gırtlağına sürdü.
Bu yavaş dokunuş, o koca cüsseyi dondurdu. Davut`un (DAVİT) fırlattığı çakıl taşının Calut`u (Goliyath) devirmesine benzer bir sahne yaşandı, berber salonunda… Ama o sırada, bundan dini bir ibret alacak kimse yoktu orada…

The Last Man Standing filmine adını verdiği idda edilebilinecek olayın ardından, zaman durdu. Berber, az önce yaşananları şöyle bir gözden geçirdi. Ama bu, dikkatli bir gözden geçirme değildi. Zira fazla dikkatli bakarsa aklını kaçıracağını düşündü.
Hemen, yerde son nefesini veren kadına doğru gitti. Bir zamanlar, güzellik bakımından eli-yüzü düzgün sınıfına kolayca dâhil edilebilinecek kadın, artık hayatla vedalaşıyordu. Son bir arzuyla günah çıkarmak istedi. Kocasına, onu aldattığını söyledi. Ardından, kırılmış boynu sayesinde, kafası 90 derece yana düştü…

Adamın hava almaya ihtiyacı vardı. Dükkânın önüne çıktı. Ona selam veren tanıdıkları görmedi. Birkaç derin nefes aldı ve karanlık derinliklere dalan bir Yasemin Dalkılıç edasıyla dükkâna girip polise telefon etti.
Telefona STİNG çıktı. Yanlış numarayı aradığını anladı. Zira telefon fihristinde “polis” adı altında iki kayıt vardı. İlki kasabanın şerifinin bürosunun, diğeri ise o sıralarda yeni yeni duyulan bir müzik grubunun telefonuydu.
Berber, tanıdığı bu müzisyen gençlere kısaca bir hal hatır sorduktan sonra şerifi aradı. Ama şerif, bürosunda değildi. Kasabaya yeni gelen bir Vietnam gazisinin peşindeydi. Sonuçta burası sakin bir kasabaydı ve geçmişinde bu denli şiddet olan birinin burada olması doğru değildi.
Berber telefonu kapattı. Sonra yere serdiği adama baktı. İnanamadı. Bir insanın kafatasını eliyle parçalayan birini öldürmüştü az önce… Sonra öldürdüğü bu canavarın kim olduğunu öğrenmek istedi. Sonuçta tüm bu yaşananların bir anlamı olmalıydı.

Dükkânı kapattı. Jalûzileri indirdi. Bir saat kadar sonra kabaca ne olduğunu anladı. Kafası patlayan adamın Alfonzo Ricardo Ramirez Bernardo Lusiando olduğunu öğrendi. Gazetede Alfonzo isimli bir mafya liderinden bahsedildiğini hatırladı ve tesadüfen, müşterilerin okuması için orada duran dergilerin birinde adamın hikâyesini gördü. Ardından boğazını kestiği adamın bir çeşit tetikçi olduğunu tahmin etti. Dolayısıyla aslında olayla ilgisi bir berberin olabileceğiyle sınırlıydı.
Sevdiği kadın (aldatmasına rağmen sevdiği) boşu boşuna ölmüştü. Ya da en azından sadık olmayan bir eşin, ilahi adalete kurban gitmesi şeklinde bişey olmuştu.
Ne yapacaktı? Ya polisi (şarkıcı olanı değil, vietnam-gazisi-fobik olanı) arayıp, saç kesmeye devam edecekti ya da intikam almak uğruna hayatını harcayacaktı.
Sabahleyin, hayatını anlamsız bulduğunu hatırladı. Artık bir anlamı, amacı olabilirdi. Mafyaya savaş açmaya karar verdi. Artık sadece, saçlarını çook seven kişilerden bilgi almak için saç kesecekti.
O artık tek kişilik bir orduydu. Daha doğrusu o öyle sanıyordu…
***
Bundan bir saat kadar önce, o sırada bölgedeki tek, Tek Kişilik Ordu, eski bir madende sıkışıp kalmıştı. Nerde yanlış yapmıştı. Vietnam’da ülkesi için savaşmıştı. Geri dönmeyi başaracak kadar iyi bir savaşçıydı. Şimdi tek istediği, eski bir arkadaşını ziyaret etmekti. Belki bu kasabada bir iş de bulabilirdi. Sonuçta sakin bir yerdi ve onun ihtiyacı olan şey de buydu. Ama kasabanın şerifi (Şerif Ommar) onu rahat bırakmamıştı. İlk kanı onlar dökmüşlerdi. Artık geri dönüş yoktu. En iyi bildiği şeyi yapacaktı: Tek Kişilik Ordu Olmak!
Bu sırada, eski silah arkadaşının başının belada olduğunu öğrenen Jack Knife, sevgilisini evde bırakıp eski madene doğru yola çıktı. Evde tek başına kalan kadın, yalnızlıktan korktu. Zira izlediği filimdeki gibi hırsızlar gelebilirdi ve hiçbir hazırlık yapmamıştı. Bu yüzden, alışveriş yapmaya karar verdi. Ama önce aldattığı eşinden para alması gerekiyordu. O lanet olası berber dükkânına gitti…
***
Birkaç gün sonra, bir zamanlar berber olan adam artık tam bir barbar olarak kasabadan ayrıldı. Kiralık katilin üstünden çıkan ev adresine gidiyordu. Belki onu kiralayanın kim olduğunu öğrenebilirdi.
Bu sırada kasaba, yaşadığı yıkımın etkilerinden kurtulmaya çalışıyordu. Benzin istasyonu havaya uçmuş, şerif Ommar ölmüş, berber dükkânı kanlı bir hesaplaşmaya sahne olmuş ve en kötüsü de kasabanın tek berberi ortadan yokolmuştu.
Ayrıca şerifin katili -ki medya ona Tek Kişilik Ordu diyordu- ve kasabanın tek Vietnam gazisi Jack Knife da ortadan yokolmuştu. Gerçi kimse gidişlerine üzülmedi. Zira Tek Kişilik Ordu’nun nasıl biri olduğu belliydi. Jack Knife ise başkalarının karılarında gözü olan biriydi…
Jack ve yanındaki kırmızı bandanalı adam, kendilerine yeni bir savaş alanı bulmuşlardı. Jack’in sevgilisini öldürenlerden intikam alacaklardı. Gerçi bu, Tek Kişilik Ordu’nun (bundan sonra TKO olarak geçecek) pek umrunda değildi, ama başka seçeneği yoktu. Artık kendi ülkesinde düşman ilan edilmişti.
Bu sırada bir taksi, şehrin izbe sokaklarından birinde durdu. Arabadan inen adamın, sanki bir zamanlar berbermiş ama yaşadığı büyük bir trajediden sonra intikam peşine düşmüş bir hali vardı. Kiralık katilin üstünden çıkmışa benzeyen adres kâğıdını okudu ve önünde yükselen binaya girdi.
Koridorlar, kavga sesleri ve yemek demeye bin şahit isteyen şeylerin kokularıyla doluydu. Adam daire 12’ye gelince durdu. Önce kapıyı çaldı. Ama açılacağını ummamıştı.
Umulmayan oldu. Ürkek bir çift göz göründü. Ve görünmemesine rağmen orda olduğuna emin olacağınız bir ağızdan şu sözler döküldü;
– Kimsin! Ne istiyorsun!

Adam her ne kadar son günleri şiddet dolu olsa da aslında sakin kasaba hayatından gelmiş biriydi. Ve bu kaba tavır onu şaşırttı.
¬— Şey ben “Mengene”nin bir arkadaşıyım. Yani Peter Panda’nın… Siz nesi oluyorsunuz?
— Onu gördünüz mü? Nerde o? Aman tanrım Peter! Yoksa kötü bişey mi oldu?
— Sakin olun! Aslında ben…

Ne diyeceğini bilemedi. Bu tartışmasız güzel kıza, sevdiği tuhaf adamın öldüğünü, hatta bizzat kendi kullandığı bir usturayla ve bizzat kendi kullandığı eli ile öldürüldüğünü nasıl söyleyebilirdi?
Zaten panik yapmasına bakılırsa, ondan pek bişey öğrenemeyecekti. Muhtemelen bu kız; sadece yanlış kişiyi sevmiş sıradan (ama çook güzel) bir genç kızdı. Belki içeri girebilirse, adamın iş bağlantılarıyla ilgili bişeyler bulabilirdi. Bu nedenle bir yalan uydurdu.
— Beni o yolladı. İçeri girebilir miyim?
Genç kız, kendisine sıkı sıkı tembihlenmesine rağmen, bu adama güvenebileceğini hissetti. Buna mecburdu. Zira sevdiği adam söz verdiği saatte gelmemişti ve kız, uçak biletleriyle öylece kala kalmıştı. Belki bir aksilik çıkmıştı…
— O iyi mi?
— Merak etmeyin.
…dedi adam, gözü uçak biletlerine ve bavullara takıldı. “Sanırım bu onun son işiydi.” diye düşündü… Yalanını ayrıntılandırdı.
— Beni o gönderdi. Seni bir otele yerleştirmemi ve bazı özel eşyalarını almamı istedi. Merak etme herşey yoluna girecek…

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU…

İKİNCİ BÖLÜMÜN BAŞI:

Sevdiği adama ve birlikte kurdukları hayallere ne olacağını bilmeyen genç kızı, yakınlardaki bir otele yerleştiren eski berber, tekrardan kiralık katilin dairesine gitti ve etrafı araştırmaya başladı. Eski kiralık katil ve yeni ölü Peter Panda’nın çalışma masasının – ki aslında masasında çalışabileceği bir işi asla olmamıştı – üstünde, için adres ve isimlerle dolu bir fihrist vardı. Ama gerçek isimler yoktu. Hepsi takma adlarıyla yazılmıştı. Ardından çekmeceyi açtı ve dükkânında öldürülen mafya babasının resmini buldu. Bir de hakkındaki bilgilerin olduğu dosyayı… Picasso takma adı dikkatini çekti. Şöyle diyordu: “Bay Picasso’nun senden son ricası…” Sonunda onu tutan adamın en azından takma adını bulmuştu. Kapının tıkırdadığını duydu ve saklandı…

Bu sırada tren garında;
Jack Knife ve Vietnam’dan silah arkadaşı olan TKO, şehre varmışlardı. Jack, geçmişinde kaldığını sandığı bazı kişilerin onu bu kasabada bulmasına şaşırmıştı. Vietnamdan döndükten sonra bir süre bu şehirde kalmış ve bir mafya babası hesabına çalışmıştı. Ama mafya babasının karısı hesabına da çalıştığı ortaya çıkınca, ortadan kaybolmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüştü. Bunca yıldan sonra karısıyla yattığı mafya babasının onu bulmasına ve o sırada yasak ilişkş yaşadığı sevgilsini öldürtmesine şaşırmıştı. Evet, Sanchez Eduardo namı diğer Picasso’nun intikam alacağını biliyordu ama neden sadece sevgilisini öldürtmüştü? Sonuçta yapabileceği tek şey Picasso onu öldürmeden önce onun, onu öldürmesiydi. Tanrıya şükür ki yalnız değildi. TKO (Tek Kişilik Ordu olan Vietnam gazisi arkadaşı) ona yardım ediyordu. Mecburen de olsa…

Merhum “Mengene” Peter Panda’nın dairesinde iki yabancı vardı şimdi. Anlaşılan Picasso, bu en acımasız kiralık katilinin tüm bildikleriyle birlikte ortadan kaybolmasına ve yeni bir hayat kurmasına izin vermeyecekti. İki tetikçi etrafa bakındılar. Tedirginlerdi çünkü “mengene” kolay teslim olmazdı. Ama bilmedikleri şey çoktan ruhunu teslim ettiğiydi. Eski berber ve yeni tek kişilik ordu adayımız, banyoya saklanmıştı. Fakat banyo ne saklanmak için ne de saklanırken hapşurmak için iyi bir yerdi. Kısa bir arbededen sonra iki adam tek ganimetleriyle birlikte patronlarının yanına döndüler.
“Picasso” Sanchez Eduardo, eski tip mafya patronlarındandı. Bilgi edinmek için eski yöntemleri tercih ediyordu. Parmak kesmek, bacak kırmak gibi… Bu nedenle internetten yerel haberleri takip etmiyordu. Eğer etseydi, Alfonzo’yu (hani hikâyenin başında ölen mafya babası) öldürmesi için gönderdiği Mengene Peter Panda’nın öldüğünü bilirdi. Ama o, Mengene’nin başarısız olacağını düşünmemişti. Emekli olmasına izin vermeyi düşünmediği gibi…
Kiralık katili emekliye ayırmaları için gönderdiği iki adamın, yanlarında bir üçüncü adamla geri dönmesine şaşırdı. “Kim bu?” diye sordu… Adamlardan biri açıkladı:
— Patron, bunu Mengene’nin evinde hapşuruken bulduk!
— Hapşururken mi?
— Evet patron. Bize, Mengene’yi öldürdüğünü söyledi.

Bu sırada elleri bağlı eski berber ve başarısız tek kişilik ordu durumu anlatmayı denedi.
— Bakın ben sıradan bir berberim. Olayın olduğu gün, Alfonzo dükkânıma geldi. Ardından da şu Mengene dediğiniz adam… Sonra Mengene, Alfonzo’yu ve karımı öldürünce ben de onu öldürdüm.

Sanchez Eduardo, adamın söylediklerini inandırıcı buldu. Yıllar boyu o kadar çok kişi hayatı için ona yalvarmış ve durumu açıklamaya çalışmıştı ki kimin yalan kimin doğru söylediğini anlayabiliyordu ve adam samimiydi… Ona Mengene’nin sevgilisi hakkında bir soru sordu. Çünkü kız da ölmeliydi. Berber kızın ölmesine göz yumamazdı. Tanımadığını söyledi. Ama yalan söylediği Picasso’dan kaçmadı. Dolayısıyla onu konuşturmaya karar verdi.
— Bu herifi her zamanki sorgu yerine götürün. Onunla bizzat ilgileneceğim.

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU…

SON BÖLÜMÜN BAŞI:

Jack Knife ve TKO, şehirdeki en büyük eğlence parkının; I WONDER PARK’ın önündeydiler. Burası Sanchez Eduardo’nun işlerini idare ettiği mekândı. Birazdan ortalık iyice şenlenecekti… Çantalarındaki cephaneliği içeri sokmak için kapıdaki görevliye yüz dolar verdiler. Görevli de onlara 50 dolar geri verdi.
Bu sırada Picasso (Sanchez Eduardo) ve adamları tadilat için geçici olarak kapatılan Aşk Tünelindeydiler. Aslında birine işkence yapmak için iyi bir yerdi. Zira aşk acıdır. Ve acı size gerçekleri söyletir!
Her neyse… Berber –ki kendisi tüm bunlardan sonra mesleğe geri dönmeye karar vermişti- acıya pek dayanazdı. Dayanabildiği en fazla acı, sivrisinek ısırığını kaşıdıktan sonra duyulan ve çocu insanın hoşuna giden acıydı. Ama yine de Mengene’nin güzel kız arkadaşının bu adamların eline düşmesini istemiyordu.

Parkın içinde ilerleyen iki adam, çantalarından çıkardıkları el bombalarını etrafa atmaya karar verdikleri için işkence seansı başlamadan bitti. Picasso ve adamları, dışarda neler olduğunu kontrol etmeye gittiler. Sıkı bir çatışma sürüyordu. Berber de bu sırada kendini bağlayan iplerden kurtuldu ve dışarı çıktı. Zira her berber, zor anlar için extra bir makas taşır bildiğiniz gibi…
Jack ve Vietnam gazisi arkadaşı, ortalığı kasıp kavuruyordu. Berber ise hayatta kalmak için önüne ilk çıkan yere girdi ve daha sonra korku tünelinin saklanmak için iyi bir yer olmadığını anladı. Zira insana güvenlik hissi vermiyordu. Özellikle de çatışmayı kaybedeceğini anlayan Picasso (Sanchez Eduardo) da buraya kaçınca…
Jack Knife, TKO, Berber ve Picasso, aynalarla dolu ve etrafta korkunç şeylerin görünüp, kaybolduğu bir odadaydılar. Burası son kez hesaplaşmak için çok uygundu. Özellikle de kendinizi Bruce Lee gibi hissediyorsanız.
İlk konuşan Picasso oldu;

Picasso: Neler oluyor burda! Sen… Se… Seni hatırladım. Karımla yatan pisliksin sen!

Jack Knife: Sevgilisinin boynunu kırdırdığın bir adamı şimdi mi hatırladın!

Berber: Ne dedin? Demek karımla yatan pisliksin sendin!

Picasso: Senin karınla da mı?

TKO: Arkadaşım ayakkabısını boyatırken, boya sandığı havaya uçtu. Vücudunu biraraya getirmeye çalıştım ama olmadı…

Bu sırada Picasso yavaşça arkasında duran diğer silaha uzandı. Bunu farkeden berber, korku tünelinin duvarında duran iskeleti ona doğru fırlattı. Jack, silahını ateşlemek istedi ama mermisi kalmamıştı, TKO ise sırtını duvara dayamış ağlıyordu. İskeletin bir an için dikkatini dağıttığı Picasso toparlandı ve silahını berbere doğrulttu ama berber orda değildi. Azrail’in elindeki tırpanı almaya çalışıyordu ama bu kolay değildi tahmin edebileceğiniz gibi… Bu sırada Jack, şarjörü değiştirdi ve silahı Picasso’ya doğrulttu. Tam o sırada berber, tırpanla Picasso’nun arkasında belirdi. Mafya babasını ikiye biçmek üzereydi. Jack ateş etti. Ama Picasso kendini yana atınca, kurşunlar onu takip etmedi ve berbere saplandı. Elindeki tırpan kendini yere atan Picasso’nun suratın düştü ve aynen adını aldığı ressamın tablolarındaki figürlerinkine benzeyecek şekilde parçaladı.
Ama Picasso yine de silahını son kez ateşlemeyi başardı ve böylece tarih, kocasını Jack ile aldatan bir başka kadından daha bahsetmek zorunda kalmadı.

Herşey bitmişti… Tek Kişilik Ordu ve berber (yani hayatta kalanlar) birlikte dışarı çıktılar ve en yakındaki bara gittiler. Birbirlerini tanıma ihtiyacı ile konuştular.
— Merhaba benim adım ED… ED CRANE. Berberim. Yani yeniden ve sonsuza dek…
— Benim adım John… Soyadımı pek hatırlamıyorum. Rocky ya da Rambo gibi bişeydi… Sanırım tek kişilik bir gösteri oyuncusu olmak istiyorum. Savaşmaktan yoruldum.
— Güzel. O halde sana iyi şanslar. Benim otelden almam gereken bir kız ve kesmem gereken saçlar var…

Kötülükle savaşmanın en güzel yanı yalnız savaşmak zorunda olmamanızdır. Fakat kötü biriyseniz, ardınızda bir ordu olsa bile yanlızsınızdır. Dolayısıyla tek kişilik ordu denen kişiler aslında kendilerini yalnız sanan ama Albay Trautman’ın onları sevdiğini bilmeyen kişilerdir. Kimse tek kişilik ordu değildir. Çünkü bu imkânsızdır, çünkü gerek yoktur…

SON BÖLÜMÜN SONU
THE END

HİLKAT GARİBESİ

Hayatı öyle tuhaftı ki “dış görünümünün tuhaflığı” yanında önemsiz kalıyordu. Yanında “önemsiz” kalmasından rahatsız olmayan iyi komşu “hayatı”nın günlerinden bir gün, yaşadığı “çölleşme kurbanı madenci kasabasına” gelen yabancı bir adam herşeyi değiştirecekti…

Siyanürle altın rafine edilen bu kasabada doğan Hilkat, yüksek oranda siyanür içeren DNA’ların mizah duygusuna has bir güzelliğe sahipti. Kasabaya gelen yabancının ise aklındaki en son şey bir hilkat garibesi ile dost olmaktı.

– Tam da ucubelere göre bir yer.
…diye söylenerek kasabanın ana caddesinde ilerleyen yabancı, ortamın sessizliğinden ürkmüştü. Görünürde kimsecikler yoktu.

Bu sırada burnundan sarkan sümükle ilgilenen Hilkat, sümüğünün bile, çirkinliğine dayanamayarak aktığını düşünerek üzülüyordu. Ana caddede birisinin ilerlediğini görene dek bu üzücü düşünce zihninde kaldı bir süre…Sonra aynen sümüğüne yaptığı gibi bu düşünceyi sümkürerek zihninden çıkardı.

Uzun süredir kimseyle karşılaşmamıştı. Nasıl davranması gerektiğini bilemedi. Birden karşısına mı çıkmalıydı? Yoksa arkasından yaklaşıp “wöeah” şeklinde tuhaf bir ses mi çıkarmalıydı, hastalıklı derecede kısık sesiyle…
Ayaklarının dibinde duran sümük dolu kovaya baktı. Şeffaf sümükleri sayesinde ayna gibi yansıtıcı bir hal almıştı kovadakiler… Yansımasını inceledi ve yabancının arkasından yaklaşmaya karar verdi.

Az sonra arkasında olacaklardan habersizce ilerleyen yabancı, kasabanın tamamen terkedilmiş olduğunu düşünüyordu. Ne yapacaktı? Buraya yerleşip, birinin gelmesini mi bekleyecekti, birden karşısına çıkmak veya arkasından yaklaşıp ses çıkarmak için?
Satmakla sorumlu olduğu sözde güzellik kremlerini taşıdığı bavul git gide ağırlaşırken az ilerdeki bara girmeye karar verdi. Gerçi içecek bişey bulamayacağı kesindi ama gölgede oturup kafasını toparlayabilir ve patronun neden onu buraya yolladığını anlamaya çalışabilirdi. Kızına aşık olduğu patronunun, bu aşkı onaylamadığını biliyordu ama bu yüzden olamazdı. Olmamalıydı.

-Olamaaaz!

… diye bağırdı. Ama az önceki düşünceleri yüzünden değil, bardaki aynaya bakarken arkasında beliren yüz yüzünden bağırmıştı. Haklıydı. Bu yüz, olamayacak kadar çirkindi. Olamayan şeyler bu kadar çirkinse, bu aynı zamanda “neden varolduğumuz” sorusunun cevabı olabilirdi…

“Belki de burası bar değil, lunaparktır. Ve şu anda baktığım ayna da görüntüyü deforme eden aynalardandır!” gibi tamamen kendini sakinleştrimek üzere uydurulmuş bir düşünceye sarılmıştı. Yeni bir din olabilecek kadar rahatlatıcı bir düşünceydi bu fakat kısa ömürlü oldu. Zira arkasını dönüp, yansımasını gördüğü şeyle yüzleşince, görüntüdeki bozulmanın “vericiden” kaynaklandığını anladı…

Bir kaç saniye sonra kaçınılmaz olanı ertelemekten vazgeçen Hilkat, arkasını döndü ve kendisinden korkan bu adamı daha fazla üzmemek için uzaklaşmaya başladı. Fakat arkasını dönmesinin görüntüsünde yarattığı geçici düzelme sayesinde, korkudan donan adamın buzları çözülmek için vakit bulmuştu.
O an düşüncelerini odaklayan adam, neden “buraya” gönderildiğini düşünmeyi bıraktı ve neden “burada” olduğunu hatırladı. İnsanlara güzellik kremi satmak için buradaydı ve karşısındaki müşterinin kesinlikle buna ihtiyacı vardı.
Seslendi:
– Merhaba! Hey sana dedim! Duymadın mı?

Hilkat duraladı. Yüzünü dönmek konusunda kararsızdı. O nedenle arkası dönük vaziyette, soruya soruyla cevap verdi:
– Ben mi?
– Evet… Başka kim olabilir?
– Bilmem? Kim?
– Sen ya! Ne sandın?
– Bişey mi sanmalıydım?

Bu, “soruya soruyla cevap verme”şeklindeki iletişimin onları hiçbir yere götürmediğini farkeden yabancı, yerinden kalkıp Hilkat’ın yanına geldi. Omzu olduğunu tahmin ettiği engebeli bölgeye elini koydu. Böylece tuhaf yaratığın, ona yüzünü dönmesi için cesaret bulmasını sağladı.
Uzun süredir insan eli değmemiş bu zavallı biçimsiz yaratığın içinde tuhaf bir kıpırdanma oldu. Yabancının terli ve sıcak eli, sanki omuzuna değil de kalbine dokunmuştu. Aslında tam olarak böyleydi. Zira Hilkat’ın iç organları, siyanürün “özgürleştirici” etkisi sayesinde kendilerine yaşayacak değişik yerler seçmişlerdi.
Yavaşça, yüzünü yabancıya döndü. Beklenmedik yakınlaşma ve ilgi nedeniyle içinde uyanan dostluk duygusu ile hafifçe gülümsedi. Ama yabancı bunu farketmedi. Çünkü gülümsemesi grift yüzünde kaybolmuştu. Gerçi kahkaha atmış olsaydı bile, bu engebeli surattan dışarı çıkamazdı ya…
Yabancı konuşmaya devam etmesi gerektiğine karar verdi. Kibarca kendini tanıttı ve buraya geliş amacından bahsedip, diğer insanların (eğer varlarsa) nerede olduğunu sordu. Hilkat da kibarca kendini tanıtmaya karar vermişti ki ağzından akan salyaları onu utandırdı. Burada oluş amacından veya diğer insanlardan bahsedemeden, zihnindeki kaçıp gitme dürtüsüne yenildi. Hızla bardan çıkarken yabancı da arkasından koşuyordu…

Biçimsiz olduğu için dengesini zor bulan bu vücuttan beklenmeyecek bir hızla uzaklaşan Hilkat, insanlardan uzaklaşmak istediğinde hep gittiği eski altın madenine doğru yöneldi. Burası onun sınağıydı ki gerçekten de yerin altına oyulan (yerin altına, “altın” için oyulması ne ironik, tabii demir için oyulsa, ironik olması ilginç olurdu bu sefer…) bu mağara, nükleer bir saldırıdan kurtulunabilinecek kadar derinlere iniyordu.
Hilkat’da sanki nükleer bir saldırıdan kurtulmak için kaçıyormuşçasına derinlere iniyordu, mağarada… Peşinden koşan yabancı adam madene ulaştığında, önce içeri girmek konusunda kararsız kaldı. Sonra her kararsız kalışında yaptığı gibi en aptalca olan seçeneği belirleyip uyguladı. Takibe devam etti…
Aşağısı aydınlıktı. Zira Hilkat, eski aydınlatma sistemini onarmıştı. Ama havalandırma sistemi olmadığı için ilerlemek işkenceden farksızdı. Belki tek farkı; madenin sizden bilgi almaya çalışmıyor oluşuydu.

Yamuk yumuk tünellerde hızla ilerliyordu Hilkat… Sanki vücudunun eğri-büğrülüğü, bu tünellerde yaşarken geçirdiği evrimin sonucu gibiydi. Sonunda bir zamanlar madencilerin yemek yerken kullandıkları mekanına ulaştı.Nefesinin normale dönmesi için biraz süre tanıdı kendisine ve bunun boşuna olduğunu farkedip oturdu. Onunla ilgili hiçbir şey normal olamazdı.
Neden kaçmıştı? Lanet olası salyaları aktığı için mi? Böylesine kurak bir yerde bu kadar çok salya salgılaması yeterince saçmaydı. Bir de bu yüzden, uzun süredir karşılaştığı tek insan önünde utanılacak duruma düşmesi katlanılmazdı. Sonra adamın peşinden geldiğini hatırladı. Eee? Neredeydi? Madenin içinde kendisine seslendiğini duymuştu, durması için… Demek ki içerde bir yerdeydi. Olamaz! Ya başına bişey geldiyse? Odadan fırlayıp, aynı anda hem korkunç hem de korku dolu olabilen gözlerle adamı aramaya koyuldu…

Bu sırada, aradığı kişiyi bulamayan, üstüne üstük kendisi de kaybolan güzellik kremi satıcısının durumu, labirentte kaybolmuş fareninkinden bile kötüydü.Çünkü labirentte aradığı şey peynir kadar bile çekici değildi. Gerçii öyle kokuyordu ama…

Peşinde olduğu hilkat garibesine seslendi: “Hey! Nerdesin?” Ama duyduğu güçlü yankı nedeniyle tereddüte düştü. Bağırmak çığ düşmesine neden oluyorsa belki bu eski madenin çökmesine de neden olabilirdi. Durum muhasebesi yapmak için durdu. Yerin metrelerce altında kapana kısılmıştı. Yeryüzünde peşinden koşacağı belkide son insanın peşinden koşuyordu, yeraltında… Taşıdığı ticari mallarla dolu bavul, taşınmaz mallar kategorisine girmek üzereydi. Tam gözüne bir şey kaçmak üzereydi ki (ya da sinirden göz yaşı salgılamak) az ilerdeki asansörü farketti. Rahatladı. Tekrardan yeryüzüne çıkmak için kabine bindi. Parmağını düğmeye uzattı.
Bu noktadan sonra yaşananları, sırasıyla, olaydaki aktörlerin bakış açılarından, ağır çekimde anlatırsak: Hilkat; adamı buldu ve kullanmaya yeltendiği asansörün bozuk olduğunu hatırlayınca, düğmeye basmasını engelleme vazifesini üzerine alıp, ileri atıldı. Düğmeye basmak üzere olan adam, üzerine hilkat garibesi koşan her normal insanın yapacağını yapıp paniğe kapıldı, düğmeye bastı. Üstüne taşıyamayacağı bir yük binen her halatın karşılaşacağı sonla karşılaşan asansördeki halat koptu ve kabin, içindeki iki yolcusuyla birlikte madenin karanlığında kayboldu. Artık olayda adı geçen herkes “kayıp” statüsündeydi.

Acil durum frenleri duruma el koyup, asansörü zemine bir metre kala durdurmasa tam olarak burada bitecek olan maceraları yeni başlayan kahramanlarımız kabinden çıktılar. Hilkat, madene kaçıp tüm bunlara neden olduğu için kendini suçlu hissederken, adam da onu uyarmaya çalışan bu cesur yaratıktan korkup asansörün düğmesine bastığı için vicdan azabı duyuyordu. Bu nedenle birbirlerini suçlayarak işe koyuldular:
– Neden kaçtın?
– Sen neden peşimden geldin?
– Kaçmana gerek yoktu.
– Senin de, gelmeni isteyen!
– Ne yapıcaz?
– Bir çıkış bulacağız. Şu yoldan gideceğiz.
– Bir madenden ancak yukarı çıkarak çıkabilirsin, biliyorsun değil mi?
– Evet ama bu tersi de doğru olan bir yaklaşım. Çin yemeği kokusu aldığıma göre fazla uzak olamayız. Şuradan kazmaya başlarsak…
– Şaka yapıyorsun değil mi?
– Evet.

Kendinden emin tavırlarına rağmen madenin bu kısmına daha önce hiç gelmediğinden dolayı tedirgin olan tuhaf yaratık önde, kendini “doğru yolda olduğuna emin olmadığı bir ucubeye güvenmek” gibi tuhaf bir
durumda bulduğu için tedirgin olan adam arkada ilerliyorlardı. Sinirbozucu sessizliğe son veren güzellik uzmanı oldu:

– Demek tüm altın bitti ve seni burada bırakıp kasabayı terkettiler he?
– Tam olarak öyle değil. Burada hala altın var ama toprakta bulunan nitrat tuzları ve sülfür nedeniyle nitrik asit ve sülfürik asit ortaya çıkıyor. Bu nedenle burada kazı yapmak istiyorsan önce bir intihar notu yazman gerekir. Ama merak etme şu anda güvendeyiz. Buralar maddenin kuru kısımları. Tehlikeli gazlar sadece yeraltı sularının bulunduğu yerlerde var.
– Peki seni terkettikleri kısmı doğru mu?
– …. Yanında taşıdığın o bavulu neden terketmiyorsun? Çünkü ihtiyacın var. Anlaşılan o ki bana ihtiyaçları yokmuş.
– Böyle düşünmemelisin.
– Neden? Haksız mıyım? Mesela sen yanımdasın çünkü buradan çıkmak için bana ihtiyacın var. Merak etme. Ben de güzel şeylerden hoşlanır çirkin şeylerden uzaklaşırım. Kimseyi suçlamıyorum zaten suçlamak için bile kimsem yok…

Sessizliğin bu sohbetten daha az sinir bozucu olduğuna karar veren güzellik uzmanı karşılık vermedi.

Hani terslikler üst üste olur ya… İşte 5 yıldır doğru düzgün yağmur yağmayan o bölgeye şimdi bardaktan boşalırcasına rahmet dökülüyordu, üstünüze tutulacak bir itfaiye hortumuna bile rahmet okuturcasına…

Derinliklerindeki yürüyüş ise tüm hızıyla sürüyordu. Hilkat’ın çıkış yolu konusundaki tahmini doğruydu. Madenin bulunduğu yer bir platoydu ve bu yüksek düzlüğün kuzey kısmı, oldukça dik bir yamaçla kesiliyordu. Madenciler bunu, yerin bunca metre altındayken bir çatlaktan yüzlerine güneş ışığı vurunca farketmişlerdi. Kazmayı durdurduklarında dışarıya sadece yarım metrelik bir mesafe kalmıştı.. Bu nedenle dışarıya ulaşmak için biraz kazmaları yeterli olacaktı. Sonra tek yapmaları gereken 10 metre kadar tırmanmaktı. Yamacın, basamakları andıran yapısı nedeniyle tırmanması pek zor değildi.

– İşte geldik.
– Nereye? Karşımızda bir duvar var bir çıkış değil.
– Arkası boş! Sadece birkaç santimetre kalınlığında. Kazabiliriz. Az ilerde eski bir kazma görmüştüm sanırım, onu alıp geleyim.

Birkaç dakika sonra dönen Hilkat ve güzellik uzmanı duvarı delmeye başlamışlardı. Ancak sandıklarından biraz daha uzun sürecek gibiydi. Bu nedenle dönüşümlü olarak çalışıyorladı.Sırasını devreden Hilkat duvara yaslanıp dinlenirken sırtının ıslandığını hissetti.
– Ya çok terledik ya da duvarlardan su sızmaya başladı! Acele et! Sanırım yağmur suyu bu! Zehirli gazlar artmadan çıkmalıyız.

Fakat panikleyen güzellik uzmanı kazmayı fazla hızlı sallayınca sapı kırıldı.

– Lanet olsun! Ne yapacağız!
– Bu sefer de sen bişeyler düşün!

Duvardan sızan su; madenin duvarını kaplayan kimyasallarla reaksiyona girip nitrik ve sülfürik asite dönüşmeye başlamıştı bile… Giysilerini ağızlarına kapatan ve ellerindeki kaya parçalarıyla duvarı delmeye çalışan kahramanlarımızın umutları tükenmek üzereydi.

Sonunda yorgunluk ve gazın etkisiyle yere çöken yabancıya birkaç saniye sonra ucube de katılmıştı. Hayatlarının son dakikalarını yaşıyorlardı. Birlikte öleceklerdi ve daha isimlerini bile bilmiyorlardı. Hilkat kendini tanıttı:

– Benim adım Franquas İmodo…
– Ben de Pierre… Bir dakika! İmodo mu dedin?
– Evet. Neden şaşırdın?
– Bu benim patronumun soyadı!

Ortak geçmişlerinin farkına varmıştı bu iki yabancı… Jacques İmodo yani kozmetik ürünleri üreten şirketin sahibi ve güzellik uzmanının patronu, aslında bu kasabada yaşayan bir madenciydi. Maden kapatılınca hisselerini satmış ve şehre taşınmıştı. Hilkat da onun oğluydu. Ama babası bu”tuhaf” yaratığı yeni hayatında istememiş ve henüz bir bebekken para karşılığı, bakmaları için oradaki fakir bir aileye bırakmıştı. Onlar da büyüyen ucubeden kurtulmak için evden atmış ve geri dönmemesi için ona gerçeği açıklamışlardı. Babası ise reddettiği oğlu yüzünden midir bilinmez geri kalan ömrünü insanları güzelleştirmeye adamıştı.

Pierre (Güzellik Uzmanı) neden buraya gönderildiğini anlamıştı. Yaşlanan patronu hayatı boyunca taşıdığı bu sırdan ve çektiği vicdan azabından kurtulmak için onu buraya yollamıştı. Belki kızıyla evlenmesine karşı çıkma nedeni de buydu. Ucube bir torun istemiyordu. Kızının da kendisi gibi lanetlenmiş olmasından korkuyordu. Bu nedenle onu, buraya, olabilecekleri kendi gözleriyle görmesi için göndermişti. Ama Pierre bu bozukluğun kalıtımsal kaynaklı değil siyanür nedeniyle olduğunu biliyordu. Bu tür kimyasallarla uğraşanların bebeklerinde sorunlar olduğunu okumuştu. Zaten Jacques (patronu) kimyasallarla ilgili bilgisi nedeniyle işe almıştı onu…

Gerçekleri öğrenmenin verdiği güçle yerinden doğruldu. Hayır! Böyle bitmesine izin vermeyecekti! Sadece kendisi için değil aynı zamanda bu zavallı insan için de kurtulmalıydılar. Fakat nasıl??? Birden aklına okuduğu bilimsel bir makale geldi. Madenlerde kullanılmak için geliştirilen bir patlayıcıdan bahsediyordu. NİTROGLİSERİN! Evet işte buydu! Yanında getirdiği bavul, cildi yumuşatsın diye kullanılan GLİSERİN ihtiva eden kremlerle, maden ise ihtiyaç duyduğu nitrit ve sülfürik asitle doluydu.
Kendinden geçmek üzere olan Hilkat’a seslendi:

– Seni lanet olası! Kalk! Hah hah ha! Buradan çıkıyoruz!

– Akılını mı yitirdin?

– Hayır. Tam aksine dostum, aklım başıma geldi. Çabuk şurdaki kovayı kap ve duvardan sızan asitli suyu topla! Dikkat et bayılma!

Franquas İmodo kovayı doldurdu ve ardından içine kremleri boşalttılar. Daha sonra aydınlatma için kullanılan kabloyu söküp bir ucunu kovaya bağladılar. Kablonun diğer ucunu ana hatta deydirdikleri anda büyük bir gürültü koptu.

İşte! Duvardan eser kalmamıştı!

Ama aynı zamanda maden tünelinden de… Çünkü o kısmı ayakta tutan tek şey o duvardı. Milyonlarca ton ağırlığındaki kaya Hilkat’ın ve güzellik uzmanının üzerini örtmüştü.
Firavun mezarında bulunandan bile daha fazla altınla birlikte gömülmüşlerdi. Öldüler ve sonsuza dek öyle kaldılar…

tHe ENd