Bir İhtimal Daha Vardı, O da Olmak mı Dersin?

Bildiğinizi varsayabileceğim üzere birkaç gün sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin (hepsinin birden) Irak’a girişinin 4.yıl dönümünü idrak edeceğiz. Ama bugün bahsetmek istediğim konu bu değil. Dolayısıyla, mevzubahis olmayan bir konudan bahsetmenin (benim için bile) fazla anlamsız oluşundan olarak bu giriş paragrafını bitiriyorum. Zira “gelişme” ve “sonuç” bölümleri, her zaman olduğu gibi “giriş” bölümünü anlamsız buldular ve şimdiden söylenmeye başladılar.
Çoğumuzun – ki buradaki “çoğunluk” nispi çoğunluktur- aşina olduğu bir kavramdan, istatistik bilimine (!) kaynaklık eden “ihtimalden” veya sahne adıyla “olasılıktan” bahsedeceğim. Normal insanların (siz tanımazsınız) lineer mantığıyla bakıldığında, bir olayın gerçekleşme ihtimali düşükse, o olay gerçekleşmez. Ama bugün – ki konunun uzmanları ona 11.02.2007 diyorlar- farklı bir bakış açısıyla konuyu değerlendireceğim. Bu “değerlenme” konunun benim tarafımdan ele alınmasından kaynaklamamaktadır. Bu konu zaten “değerli”dir.
İstatistik bilimi, sırf adını doğru yazmak için harcanan efordan da anlaşılacağı üzere zorlu bir bilimdir. O kadar zorludur ki diğer dallarda çalışan bilim adamları sırf bu aşırı zorluktan şüphelendikleri için “İstatistik bilim olamaz!” demektedirler. Ama bu pek önemli değildir. Zira olasılıkları hesaplayarak geleceği görmeye çalışmak (ki bunu yapanlara “büyücü” diyen ilkel topluluklar hala mevcuttur) önemli bir insan edimidir.
Benim de şahsen üniversite yıllarında gördüğüm bir ders olan istatistiğin, kendini açıklamak için en sık kullandığı örnek olan “para atma” yöntemini biliyorsunuzdur. Ayrıca bir olayın mutlaka gerçekleşmesi “1” değeri, kesinlikle gerçekleşmemesi “0” değeri ile ifade edilir. Yani parayı attığımızda yazının veya turanın gelme olasılığı 0 ve 1 arasındaki 0,5 değerine tekabül eder.
İşte benim itirazım tam da bu noktadadır. İstatistik biliminin sonuçlarını, gerçek dünyaya uygulamada ortaya çıkan ve genelde tüm bilimsel teorilerin de bununla malul olduğu “uyumsuzluk” sorunu.

Şöyle izah edeyim… Bir paranın atılma olasılığı ile yazı veya tura yüzünün yukarıya dönük düşmesi – ki 3 boyutlu sonsuz evrende “yukarısı” bile yeterince muallâkta (yani havada, yukarda?) değilmiş gibi- birbirine bağlıdır. Bilimsel çıkarımlarda bulunmak için olayın öncesi hesaba katılmaz. Bir başka değişle söz kunusu “PARA” zaman ve mekândan (evrenden) kopartılarak atılır. Sonuç olarak da yazı veya tura gelmesinin olasılığı hesaplanırken, parayı imal eden ve veya onu atan kişinin bir trafik kazasında ölmemiş olduğu gerçeği bu yüzden de paranın atılıp yazı veya tura sonucunun başarıyla elde edildiği gözardı edilir.
Zira herhangi bir eylemin (örneğin bir uçurumdan fil atılması ve kafa üstü mü yoksa kıç üstü mü düşeceği) herhangi bir şekilde sonuçlanmasının ihtimali hesaplanırken aslında o olaya kadarki evrenin tüm tarihinin bu olayla bağlantısı gözden kaçırılır.

Daha basit ve halkın diliyle anlatırsak, her olay ve varlık, evrendeki her olay ve varlıkla şu veya bu şekilde bağlantılıdır. Her sonuç bir sonraki sonsuz olayın nedeni ve kendinden önceki tüm nedenlerin sonucudur. Hatta Dünya denen bir gezegende, insan denen varlıkların (ki bu ismi kendilerine, kendileri vermiştir – ki işin tuhaf yanı diğer herşeye de isimlerini onlar vermiştir-) para denen bir şeyi (kendine “insan” diyenlerin, adını verdikleri ama vermeyi sevmedikleri bir şey) attıklarında “O” sonucun meydana gelmesi için BİG BANG’den itibaren (öncesi fazla spekülatif olduğundan es geçiyorum şimdilik) olan herşeyin, bu sonucu doğuracak biçimde geliştiği kabul edilmelidir. Elbette ki bu durum, paranın yazı veya tura gelme ihtimalinin aslında ne denli düşük olduğunu gösterir.
Zira o anda, o paranın, onu atan kişilerin elinde olması, bu kişilerin bunu yapmak için istek duyması, bunu engelleyebilecek dinozorların milyonlarca yıl önce bir göktaşı sayesinde yok olmuş olması gibi sayısız (sonsuz) öncülün gerçekleşmiş olması düşünüldüğünde yani sonuca neden olan olayların miktarı hesaplanınca, aslında para atmak gibi basit bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bile ne denli imkânsıza yakın olduğu görülür.
İşte tam bu noktada ben azımdaki baklayı çıkarma ihtimalim “gerçekleşiyor.” Gerek din adamlarının, gerekse din adamlarıyla aynı şekilde düşünen ve “Ben neden din adamı değilim. Sonuçta aynı düşünüyoruz. Benim onlardan farkım ne?” diye merak edenlerin, en gerekse – ki gereksiz bence- bu konuda hiç düşünmemiş ama az önce saydığım kişilere “katılan” kişilerin sahip olduğu bir tür savunma mekanizması veya saçmalık-destek sisteminden bahsetmek istiyorum.
İnsanın ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği, varoluşun ve hayatın anlamı gibi aslında ortak bir meraktan kaynaklanan sorulara verilen cevaplar (!), sıkı bir eliminasyona tabi tutulursa ikiye indirilebilinir:
İlki, tüm varoluşun ve dolayısıyla insanın ne oldu, neden burda olduğu sorularının cevabını, “Bunu yapmak isteyen ve yapabilecek güce sahip olan bir varlığa” (tanrıya) atıfta bulunarak açıklayan görüştür.
Diğeri ise varoluşun bir nedeni olamayacağını, varolduğumuz için var olduğumuzu söyler kısaca. Bir diğer şekilde söylersek varoluş, “tesadüfîdir” ve bir olgu olarak ancak kabul edilip anlaşılabilinir, anlam verilemez/aranamaz.

Elbetteki ilk görüşü savunan ve herşeyin bir “anlamı” olması gerektiğinde ısrar eden insanlar, ikinci açıklamayı benimseyenleri pek sevmez. Öncelikle bunun tesadüfen olma ihtimali çok düşüktür. Ayrıca tanrının, onları, bu şüphelerinden dolayı sonsuza dek yakacağını idda ederler (daha doğrusu tanrının böyle dediğini idaa ederler) ve bu türden bir cezayı da “anlamlı” bulular. Septik görüşü anlamsız ve yakılmaya layık bulurlar. Elbetteki bu yaklaşım çok eskiye, ilkel atalarımıza dayanır. Onlar da ateşi etkili bir anti-septik olarak görmüş, kötü ruhları uzaklaştırmak, mikropları/hastalıkları yok etmek ve şüphecileri yakmak için kullanmıştır.
Ama eğer az önceki evrensel olay örgüsü açıklaması dikkate alınırsa, Dünya diye yaşam dolu bir gezegenin ve bu gezegendeki maymunla aynı atadan evrimleşen zekâ/bilinç sahibi varlıkların tesadüfen varolma ihtimali ile paranın tura veya yazı gelme ihtimalinin, birbirinden çok da farklı olmadığı görülür.
Dolayısıyla, bir olaya bakıp, onun çok tesadüfî olduğuna, dolayısıyla gerçekleşmesinin ardında tanrısal bir irade, güç olması gerektiğine inanmak ve tüm varoluşu bu şekilde “anlamlı” kılmak, aslında evreni hiç anlamamış olmak demektir.
Ama esas ilginç olan, gerçekten de Tanrı denen bir sonsuz güç sahibi varlığın, evreni yaratmış olma ihtimali o kadar düşüktür ki (yaklaşık olarak, herşeyin tesadüfen olmuş olması ihtimali kadar) bazen Tanrının var olduğu yönünde ciddi şüpheler duyduğumu itiraf etmeliyim…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s