Kuran’a Ayak Basan İlk Türk

Yılların sayılmaya başlanmasının 750. yıl dönümü kutlamaları tüm dünyada (bkz. Anadolu, Mezzopotamia, Maveraünnehir) devam ediyordu. Aslında iki kutlama vardı. “Hz. İsa Yaşasaydı Kaç Yaşında Olurdu” konulu eğlenceler, yıl dönümü kutlamalarıyla birleştirilmişti. Gerçii Güneşe Tapanların kutladığı; “Tamamlanmış Tanrı Tavaf Turu Günü” de aynı gün kutlanıyordu ama onlar daha çok kendi aralarında takılıyorlardı. Bu sırada, kendilerini, inşaa ettikleri duvarların ardına gizleyen, bağlanma korkusu yaşayan, asosyal Çinliler de sosyal hayata katılmaya karar vermişlerdi.
Tabii sosyal yönü zayıf her toplum gibi bunu “etrafa saldırarak” yapmayı planlamaktaydılar. Aynen hoşlandığı kişinin (ebeveyn-arkadaş) dikkatini çekmek için ona vuran, saçını çeken, oyununu bozan, yaramazlık yapan bir çocuk gibi…

Göktürk Devleti’nin kırkı çıkmadan o bölgeye saldırmaya hazırlanan Çinlilerin bu amacını farkeden Türkler (bkz. bugünkü Kürtler, Rumlar, Lazlar, Rumlar, Çerkezler vs…) onları durduramayacaklarının da farkındaydılar. Bu nedenle doğudaki kutsal topraklardan (bugünkü Newyork, Paris, Londra, Tokyo, Sidney, Moskova vb.) yardım istemek için en güvendikleri adamlarını gönderdiler. Aslında o çağda henüz müslüman olmayan Türkler için bu toprakların pek bi kutsallığı yoktu. Zaten orada toprak da yoktu. Çöl Kumuna toprak denmez. Yine de diplomatik dile özen göstermekten zarar gelmezdi.
Müttefik güç bulmak amacıyla çıkacağı göreve hazırlanan bu, tarihin adı gizli kahraman elçisinin, Pembe İncili Kaftanı olmadığı için göreceği kötü muamele karşısında etkileyici bir tavır sergileyemeyeceğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz demektir. Gerçi sözlüklerde “yanılmak” sözcüğü bu şekilde tanımlanmıyor ama…

Bu esnada Abbasi hükümdarı HARUN, tahta geçmesi için yaşının ve tecrübesinin yeterli olmadığı dedikodularına son vermek üzere soyadını REŞİT olarak değiştirmişti. Zaten o sırada Evrim Teorisi diye bir şey olmadığından eski soyadı “YAHYA”nın bir önemi yoktu. Ama bu hareketi muhaliflerine yeni bir koz da vermiş oldu. Soyadı değiştiğine göre artık hükümdar (soyundan?) olamayacağı şeklinde söylentiler yayılmaya başlanmıştı, sarayın entrikacı saraylıları tarafından…
Dolayısıyla Harun Reşit, bir tür saray komplosu ile karşılaşmaktan, suikaste uğramaktan korkar olmuştu. Herkesten şüpheleniyordu. Her olayı kötüye yoruyordu. Etrafındakiler de bu durumdan yorulmuştu. Hükümdar hakkındaki yorumlar git gide sertleşiyordu…

Uzun, sıkıntılı, tehlikeli, kısacası dönemin şartları bakımından sıradan bir seyahat sonunda Abbasi Sarayına ulaşan Türk Elçi pek sıcak karşılanmadı. Çünkü saray muhafızları ve diğer görevliler suikast olasılığı konusunda bilgilendirilmişti ve eğer böyle bir olay gerçekleşirse kellelerinin uçacağının bilincindeydiler. İlginç bir tesadüf, bedenlerinden ayrılan kafalar da bir süre bilinçlerini kaybetmez yani yaşamaya devam eder. Yani bizler hem kellelerimizin uçabileceğinin bilincinde hem de kellelerimizin uçtuğunun bilincinde olabiliyoruz. Elbette ki bu durum; “ruh” diye birşeyin olmadığı, “bilinç” dediğimiz, “ben” dediğimiz şeyin; beynin bir fonksiyonu olduğu sonucuna ulaşmamızı sağlamaz (-za neden olmaz) Korkmayın! Ruh diye büyülü birşey ve ölümden sonra hayat var. Oh…

Fakat içi bizimki kadar rahat olmayan hükümdar Harun Reşit, dün gece gördüğü ve göğsüne saplanan bir hançerle biten rüyasının etkisindeydi. Türk Elçi’nin “huzuruna çıkmak için beklediği” haberi, huzurunu iyice kaçırmıştı. Düşünmeye başladı. Acaba beklediği suikastçi o olabilir miydi? Bir Türk… Buralardan değil. Zaten öyle olması gerekir çünkü hükümdarı öldüren katilin ailesi de onunla birikte yok edilirdi. Bir yabancının ise bundan korkmasına gerek yoktu.
Tedirgindi ama koktuğunu belli edemezdi. Hükümdarlığının tartışıldığı şu sıralarda “korkak” suçlamasını kaldıramazdı. Elçinin kabul edilmesini emretti. Selamlama faslından sonra elçi meramını anlatmaya koyuldu:

– Büyük Abbasi Hükümdarı Harun Reşit’e büyük bir tehlikeden haber vermeye geldim, Uygur Hakanı Moyun-Çur’un emri ile…

“Tehlike” kelimesi zaten kendini tehlikede hisseden Harun Reşit’in şirazesini iyice bozmuştu. Sertçe çıkıştı!

– Ne tehlikesiymiş bu!
– Çinliler Talas Nehri civarında, ancak güçlerimizi birleştirirsek yenebileceğimiz dev bir ordu topluyor. Buraya müttefik olmamızı tekif etmek için gönderildim.

Saraydaki çekişmelerle ilgilendiğinden topraklarında ve çevresinde olup bitenden habersiz olan hükümdar buna inanmadı. Kendisine böyle bir bilgi verilmemişti. Elçinin başka bir amacı olduğuna emindi artık…

– Yalancı! O bölgede böyle bir faaliyet olduğuyla ilgili hiçbir bilgi yok. Ve sen! Sen de elçi falan değilsin!

Bu çıkışa ve iddaya şaşıran Türk Elçi, gerçekten Uygur Hakanı tarafından görevlendirildiğini ispatlamak için Hakan’ın yazdırıp, zaman kaybetmemek amacıyla da imzalayıp mühür basarak, elçiyle birlikte gönderdiği anlaşma metnini çıkarmak üzere, elini pembe incisiz kaftanına soktu.
Ama paranoyaklaşan hükümdar Harun Reşit o elin dışarıya bir hançer ile birlikte çıkacağını düşündü ve muhafızlara klasik emri verdi;
– Muhafızlar! Yakalayın!

Muhafızlar verilen emri harfiyen yerine getirdiler. Zaten 8 harften oluşan “yakalayın” gibi basit komutları yerine getirmekte zorlanmıyorlardı. Sorun, daha karmaşık ve özellikle edebi sanatlar (ironi, kinaye, mecaz vs.) kullanılarak oluşturulmuş emirlerde ortaya çıkıyordu.
Mesela geçenlerde hükümdar, rüşvet alan bir yerel yöneticiyi huzuruna çağırtmış ve azarladıktan sonra “Alın götürün ve anasından emdiği sütü burnundan getirin!” komutunu vermişti. Kastettiği, bu tür durumlarda uygulanan 50 kırbaçlık ceza idi ama muhafızlar, rüşvetçi yöneticiye, burnunun inek memesi muamelesi görmesi ve biraz kızarması gibi tuhaf bi bedel ödetmişlerdi. Hiç süt çıkartamadıklarından dolayı da kendilerini bir süre başarısız hissetmişlerdi.
Daha ciddi durumlar da yaşanmıştı. Harun Reşit’in, “Sağ Kolum” diye bahsettiği vezirinin, hazine odasından altın aşırdığı ortaya çıkmış ve şeriat yasaları uyarınca hırsızlık yaptığı sağ kolunun kesilmesine hükmedilmişti. Ama muhafızlar; hükümdarın sağ kolu olan vezirin sağ kolunu mu yoksa vezirin sağ kolu olduğu hükümdarın kolunun mu kesileceği konusunda tereddüte düşmüşlerdi.
Neyse ki olay ulemanın araya girmesi ile tatlıya bağlandı. Kesmek üzere Hükümdarın koluna hamle eden baş muhafız, şeker şerbetine bulanıp, karınca yuvasının yakınına bağlandı. O zamanki tatlıya bağlama yolu buydu. Sarayda en az bir engelli çalıştırılması hükmünün Harun Reşit tarafından ifa edilmesi de böylece önlenmişti.

Dolayısıyla hükümdar, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek, basit bir emir vermesi gerektiğini biliyordu;
“İki kolunu da dirseklerinden kesin! Kesin ki bana saldırmayı düşünenlere ibret olsun!” dedi, tane tane ve yüksek sesle konuşarak…

Birkaç gün sonra…

Suikastçının yakalandığını düşünerek biraz rahatlayan sultan, gelen son haber yüzünden tam anlamıyla kalbine hançer yemiş gibi oldu. Çünkü Çinlilerin Talas nehri civarında büyük bir ordu topladığı haberi ulaştırılmıştı kendisine… Bir an bocaladı. Ne düşünmesi ve yapması gerektiğini bilemedi. Yoksa büyük bir hata mı yapmıştı. Elçiye zeval mi etmişti? Türkleri karşısına alacak bir hata, aynı zamanda onun iktidarına muhalif olanların elini güçlendirirdi. Zavallı adamın zindandan çıkarılmasını emretti.

Uğradığı haksız itham ve verilen acımasız ama bir o kadar acı dolu ceza nedeniyle, atıldığı zindanın bir köşesinde ölmeyi dileyen Türk Elçi, müslüman bir Arap mahkûm ile tanışmıştı, orada kaldığı birkaç gün içinde… Durumuna üzülen ve onu teskin etmek isteyen müslüman mahkum, ona İslam’ı anlatmıştı.

Böylesi bir tramva yaşayan her insan gibi Türk elçi de bu teselliye (dine) hiç elle sarıldı. Mucizevi şekilde, ayno sırada hükümdar tarafından affedildiğini ve huzuruna çağırıldığını duyunca, inancı iyice güçlendi.

Harun Reşit’in huzuruna vardığında artık tam bir müslümandı. Kendisine yapılan açıklamalar ve dilenen özürler bittiğinde, her şeyin bir nedeni olduğu inancı ve görev bilinci devreye giren müslüman Türk elçi, tekrardan Çin tehlikesine odaklanmasını sağladı hükümdarın…

Yaptığı hatanın ezikliğini ve iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulma ihtimalinin korkusunu (tabiii Çin tehlikesinin verdiği korkuyu da) yaşayan genç hükümdar, ittifak anlaşmasını imzalamaya kolayca ikna oldu. Ancak elçiden bir ricası vardı. Geri döndüğünde, kollarının yolda ona saldıran eşkiyalarca kesildiğini söyleyecekti. Bedeviler tarafından bulunup tedavi edildiğini anlatacaktı. Çünkü iki devlet arasındaki ilişkinin sağlam temeller üzerinde kurulması için husumete sebep olacak bu tür bir olayın hasıraltı edilmesi gerekirdi. Mslüman Türk Elçi, Harun Reşit’e hak verdi ve teklifini kabul etti.

Ama Harun Reşit, emin olmak için yemin etmesini isteyince, bir şok daha yaşadı. Kahraman elçi, yemin etmek için Kuran istedi. Kollarını kestirdiği elçinin din kardeşi olduğu ortaya çıktı. Müslüman Türk Elçi, zindanda yaşadıklarını ve İslamiyet’e geçme kararını nasıl verdiğini anlattı.
Karşısında duran bu kısa kollu adamın büyüklüğü, gözlerini doldurmuştu genç hükümdarın… Elçi dediğin, müslüman dediğin böyle olmalıydı. “O halde Kur’an üzerine yemin edebilirsin, sana yaşattığım kötü şeyleri sır olarak tutacağına dair!” dedi titreyen sesiyle…

Altın kaplamalı ve bu yüzde diğerlerinden daha değerli olan Kur’an getirildi. Ama bir sorun vardı. Elçinin, üzerine basıp yemin ederken kullanabileceği bir eli yoktu. Ulema tekrar devreye girdi. Tartışmalı durumlarda hep yaptığı gibi…

Mesela askerlerin saldırırken “Allah, Allah!” diye bağırmadığı “Alla, Alla!” diye bağırdığı farkedilince konu hakkında ulemaya başvurulmuştu. Baş ulema da, Allah’ın adının doğru telaffuz edilmesi gerektiği ama savaş alanında tam adını haykırmanın, gaza getirmekten çok sanki şaşkınlık belirtiyormuş gibi (Allah allah?) bir duygu verdiği gerçeğinden hareketle mevcut durumun korunmasına (status-quo) karar vermişti.

İşte bu son durumda da çözüm yine onlardan geldi. İki eli de kesilmiş birinin Kur’an’a ayak basarak (elbette güzelce abdest aldıktan sonra) yemin edebileceği şeklinde radikal bir karar alınmıştı. İlginçtir bu karar, “Radikal İslam” denen şeyin de ilk kez ortaya çıkmasına neden olmuştu ki bu başka bir hikaye…

Sonuçta 751 Talas savaşı ile Çinlilerin Uluslararası Topluma karışma hevesi kursaklarında bırakılmıştı. Türkler İslamiyet’le tanışmış, radikal İslam düşüncesinin tohumları atılmıştı. Kur’an’a ayak basan ilk (ve muhtemelen tek) Türk Elçi ise görevini bitirip geri dönmüştü. Başarısından dolayı kendisine kanun teklif edlimiş (altın kaplama) ama o kullanamayacağı gerekçesiyle reddetmişti. Kellesinin uçmasına da bu densizliği neden olmuştu.
The Beginning

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s