YA TUTARSA


Özet: Nasrettin Hoca, köyünü, girdiği ekonomik darboğazdan çıkarmak için göle maya çalmak gibi çılgın girişimlerde bulunur. Ancak o gölde yoğurda dönüşme potansiyelinden fazlası vardır…
   160 milyon yıl önce Arap Yarımadası’nın, arkasına Afrika’yı da alarak Asya kıtasını ittirmesi; Alp­-Himalaya kıvrımının parçası olan Anadolu Yarımadası’nın Tethys Denizi’nin içinden yükselmesiyle sonuçlanmıştı. Bu “sonuçlanma” elbette peşinden birçok “sebeplenmeyi” de getirdi.
Günümüzden 800 yıl önce… Selçuklu’nun “Hakan” sıfatını taşımayan Hakan’ı Timurlenk, beslemeleri için ordusunun fillerini Anadolu’daki çeşitli yerleşim bölgelerine gönderiyordu. Bu zorunlu vatan hizmeti için seçilecek kadar şanssız olan köylerden biri de Akşehir gölünün yanına kurulmuş ve Nasrettin Hoca’nın da ikamet ettiği köydü.
 Kısa süre sonra fil denen bu tek kişilik çekirge sürüsü, köylünün hayvanları için sakladığı yemleri bitirmiş ve halk kendi erzakından pay verecek duruma düşmüştü. Hayvanlarını besleyemediklerinden birçoğunu kesip yemişlerdi. Fakat bu da yetmemiş ve sonunda ciddi bir kıtlık baş göstermişti. Neyse ki bu sırada Timurlenk’in aklına birilerine saldırmak gelmişti de filler kendileri için çıkan sefer-görev emrini alıp uzun bir yolculuğa koyulmuşlardı.
  Bu güzel haber, köylüyü kutlama havasına sokmuştu. Ordunun sefere çıkışını kutlama bahanesiyle –ki aslında tam olarak bunu kutluyorlardı- köyün meydanında toplanılmış ve herkes elinde kalan yiyeceklerle eğlenceye katılmıştı. Nasrettingiller’in, köyün biraz dışında kalan evinde de benzer bir heyecan vardı. Hoca ve karısı zor günler için saklanan erzakın bir kısmını kullanıp güzel bir ziyafet çekmişlerdi kendilerine…
Ertesi sabah uyanan ve geçen geceden kalan bulaşıklarla yüzleşme sırasının kendisinde olduğunu bilen Hoca “uyanıkça” olduğunu düşündüğü planının parçası olarak yatakta oyalanıyordu. Ah keşke eti, kedinin yediğine inansaydı da yemek pişirmek ve bulaşık yıkamak da dâhil, ev işlerini dönüşümlü yapma şartlarını içeren bir barış antlaşmasını kabul etmek zorunda kalacak şekilde kırmasaydı hayat arkadaşının kalbini… Bir umut, karısının uyanmasını ve kendisinde olan bulaşık sırasına “sıraya kaynamak pahasına” girerek yerini almasını bekledi. Ama aldığı tek, şey karısının “her şeyi biliyorum” minvalindeki dirsek vuruşuydu böğrüne…
   Her zaman yaptığı gibi sakalını sıvazlayarak yataktan kalktı. Böylelikle hala orada olduğunu teyit ediyordu. Zira karısı sık sık onu kesmekle tehdit ederdi. Velhasılı kap kacağı aldı ve normalde bahçede bulaşık yıkamak için kullandıkları yalağa su doldurmaya üşendiği için göl kıyısına giderek, hayatın müşterek olduğunu kabullenişini, doğa anaya göstermeye başladı.
Bu sırada az ilerde, akşamki eğlence ve şarabın etkisini üstlerinden atmak için gölde yüzmeye karar veren köyün ileri gelenlerinden birkaçı göründüler. İleri gelenlerden oldukları için bulaşık yıkarken gördükleri Hoca hakkında hemen ileri geri konuşmaya başladılar;
-Hocaa Nasrettiiiiiin! Hoca Nasrettiiiiin! Kolay gelsiiiin! Ellerin dert görmesiiin! Bizim bulaşıkları da halledersen Allah seni cennetine kabul eylesiiin! Hah hah hahahha!
-Bre deyyus! Ne bulaşığından bahsedersin! Ben ki burada ilim irfan için çabalarım…
-Sen ne dersin be ey ihtiyar! Nerden gelirmiş o yaptığın işin ilimi?
-Yahu ben burada göle maya çalarım. Çalarım ki bir göl dolusu yoğurt olsun. Olsun ki kıtlık bir daha bu köye hiç uğramasın.
 Hazır cevap olduğunu bilmelerine rağmen Hoca’nın bu cevabı onları hazırlıksız yakalamıştı. Dolayısıyla daha fazla uğraşmadan ihtiyarın yanından uzadılar.
  O esnada Hoca’nın zihninde Dr. Frenkestain’ın gizli laboratuarının tepesindeki paratoner misali şimşekler çakıyordu. Az evvel kendisini rahatsız eden aklı evvelleri uzaklaştırmak için uydurduğu lakırdı hiç de öyle yabana atılacak cinsten değildi. Acaba gerçekten koca bir gölü mayalamak mümkün olabilir miydi? “Denemekte faide vardır.” diyerek eve döndü. Karısı kalkmıştı ve bir gardiyan edasıyla etrafta dönüp duruyordu. Yapmayı planladığı şeyi O’na fark ettirmek istemedi zira olayla ilgisi olmayan kişilere gereksiz açıklamalar yapmak tarzı değildi.
   Karısının içeri gittiği bir andan faydalandı ve mutfaktaki tel dolabın yanına seğirtti. Yaşından beklenmedik bir el çabukluğuyla mayadan bir miktar alıp, yaşından beklenmedik denemeyi yapmak üzere kapıya doğru yönelmişti ki aynı hayatı paylaşmak için Allah huzurunda yemin ettiği karısıyla göz göze geldi. Aynı hayatı yani onunkini paylaşıyorlardı ve karısı hiç de paylaşımcı değildi.
Canından bir kez daha bezmesiyle sonuçlanan gereksiz söz düellosunu kaybetmiş ama mayayı kurtarmış olarak bahçeye çıktı sonunda… Ne ilginç ki hemen herkese ağzının payını vermesiyle ünlüydü ama sıra karısına gelince üzerine Japon yapıştırıcısı sürülmüş-dut yemiş bülbüle dönüyordu.
   Sonunda istediği olmuş ve gölle baş başa kalmıştı. Lakin mayayı dökmeden önce aklına kayda değer bir soru geldi. “Ne mayalanacaktı?” Gölün sütten değil de sudan oluştuğunu düşünmemişti. “Hiçbir işe yaramayacak bir fikir daha!” diyip hayal kırıklığı içinde eve dönmeye karar vermişti ki aklına, karısının görmesi halinde arakladığı maya hakkında ne söyleyeceği geldi. Gereksiz açıklamalar konusundaki prensibi gereği mayayı göle döktü. Ardından yüzünü de döküp eve döndü.
Akşehir gölü ilginç bir göldür. Gerçi çok daha ilginç olacaktı ama geçmişi gerçekten kayda değerdi. Hikâyemizin başında dediğimiz gibi 160 milyon yıl önce adeta sıkılan bir sivilce misali yükselen Anadolu toprakları o sıralar “toprak” olmaktan çoook uzaktaydı. Ancak bu eksikliğini kapatacak, evrende en az bulunan şeye sahipti: İlk Evrelerindeki Hayat’a…
    Adınız gibi bildiğiniz ama kabul etmek istemediğiniz gibi hayat cennet denen hayali bir mekânda değil adeta cehennemi andıran okyanus dibi sıcak su gayzerlerinin etrafında başlamıştı. Hayatın filizlendiği bu sıcak su çorbası kendisini birden bire, şimdilerde “Akşehir Gölü” dediğimiz çorba kâsesinin içinde bulunca, içindeki canlılar duruma uyum sağlamış ve “duruma uyum sağlama” nın çok eğlenceli olduğunu düşünerek milyonlarca yıl boyunca bu oyunu oynamaya devam etmişlerdi.
   Ancak göl, bir süre sonra tüm yavruları yuvadan uçan ebeveynlerin yaşadığına benzer depresif duygularla birlikte sessizliğe gömülmüştü. Fakat şimdi sessiz geçen milyonlarca yılın ardından, kalbinin derinliklerinde yatan o ilkel canlı, kendisine misafir olarak gelen maya bakterileriyle DNA DNA’ya verip tüm zamanların geri dönüşünü yapmaya hazırlanıyordu.
Aylar sonra…
Tüm olup bitenin üzerinden birkaç ay daha geçmiş ve bu sırada birkaç ekstra şey daha olmuştu. Mesela Nasrettin Hoca kendisinden kazan isteyen komşusuna, Dünya’nın Merkezi’ni soran köylüye ve kürk giymeden gittiği yemek davetine kürkünü giyerek tekrar gittiğinde kendisine ayrı bir ilgi-özen gösteren ev sahiplerine hadlerini bildirmişti. Gerçi bunları muhtemelen siz de biliyorsunuz. Fakat bilmediğiniz; Akşehir Gölü’nün tabanında başlayan belli belirsiz beyazlaşmaydı.  Yaşanacaklar ise “Nasrettin Hoca ve Akşehir Gölü’nde Yaşanan Belli Belirsiz Beyazlaşma” isimli bir fıkraya konu olamayacak kadar ciddi sonuçlar doğuracak şeylerdi.
    İlk kurbanlar kıtlık zamanlarında sağ kalmayı başarmış birkaç küçükbaş hayvandı. Su içmeleri ve sulak arazide yetişen otlardan yemeleri için onları göl kıyısına götüren çoban daha ne olduğunu anlamadan, hayvanların gölün içine batışlarına şahit olmuştu. Çoban yalnız değildi. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanan tartışmanın ardından köyün ileri gelenleri bir araştırma komisyonu kurtulmasına karar verdi. Bu, tarihte adı “araştırma komisyonu” olan ilk araştırma komisyonuydu aynı zamanda… Ve çok da başarılı oldular. Koyunların nereye gittiklerini öğrenmişlerdi. Hem de bizzat kendileri de giderek. Elbette gördüklerini asla anlatamayacaklardı.
    Durumdan en çok etkilenen Nasrettin Hoca’nın karısı olmuştu. Hemen gölün kıyısındaki evinde oturup bu gizemli olayların onu da “içine çekmesinden” korkuyordu. Nasrettin ise bu konuda rahattı. Tam olarak bu konuda yani…  Yani anladınız işte! Yine de karısının içini ve kendi kafasını rahatlatmak için eline feneri alarak emektar (bkz. emekçi) eşeğinin sırtına atlayıp gece devriyesine çıkmaya karar verdi.
    Bu ılık yaz gecesinde, hem göğü hem de gölü aydınlatan dolunaya rağmen etrafta hiç kurt adam yoktu.  Yani küçük bir gezi için koşullar iyiydi. Hatta fazla iyiydi çünkü normalde, etrafta yaşayan küçük canlıların düzenlediği resital kulakları doldururdu. Kurbağalar, ağustos böcekleri ve puhu kuşlarının; ev hanımlarının altın günlerini aratacak desibelde yaydıkları ses dalgalarından eser yoktu. Bırakın ses dalgalarını, gölün kendi dalgaları bile kesilmişti. Durumu özetleyecek tanım ancak “ölüm sessizliği” olabilirdi.
   Nasrettin ve eşeği Keşe, sakin görünen gölün kıyısında ilerliyorlardı. Hoca, gözleriyle ufku tarıyordu ki ufuk çizgisinin bombeli olduğunu fark etti. Sanki Dünya, düz değil de yuvarlakmış gibi… Biraz daha dikkatli bakmak için eşeğinden indi. Evet, evet… Gölün ortasında bariz bir bombe vardı.  Ve… Ona doğru yaklaşıyordu!
   Hani “İnsan bilmediği şeyden korkar.” derler ya… Nasrettin de ne olduğunu bilmediği bu “şey” karşısında dehşete kapılmıştı. Neler olacağı konusunda Hoca’dan daha iyi sezgilere sahip eşeği Keşe, (örneğin hocanın ne zaman ineceği) nalları olmamasına rağmen dörtnala kaçmaya başlamıştı. Ortada dımdızlak kalan Hoca salâvat getirdi.
   O anda, göl sularını kabartarak, kıyıya doğru hızla ilerleyen “şey” durdu. Ardından, 100 arşın kadar sağında bir hareketlenme oldu bu sefer de… Ne olduğunu anlamaya çalışan ihtiyar, sudaki hareketlenmeye baktı. Bir iki saniye geçmişti ki binlerce balık sudan zıplamaya, dolunayın; üzerine ışık tutulmuş bir ayna gibi ışıl ışıl parlattığı gölün sularından kaçarcasına fırlamaya başladılar.
   Ama bu çabaları, insanların ilk uçuş denemelerine benzer bir şekilde sona erdi. Kaçamadılar. Açılan dev bir ağız hepsini tek seferde içine çekti. Hoca, manzaranın korkunçluğundan-korkmak ile ilginçliğinden-meraklanmak ve muhteşemliğinden-etkilenmek arasında kaldı bir an… Sanki ağzı olan dev bir kartopuydu karşısındaki… Şeye benziyordu… Şeye… İçinde bulunduğu suya karışmayan, dev bir kâse yoğurda!
    O an her zamanki gibi kafasında şimşekler çaktı. Hani ilkokulda statik elektrikle oynamak için kafamıza plastik bir kalem sürter ve kalemde oluşan elektrikle küçük kâğıt parçalarını hareket ettirirdik. İşte o an Hoca’nın kafasındaki elektrikle Victor Hugo’nun tek cilt haline getirilmiş “Sefiller” romanını hareket ettirebilirdiniz.
    Birkaç ay önce yaptığı deneme aklına gelmişti. Göle döktüğü mayayı hatırladı. Fakat süt olmaksızın nasıl yoğurda dönüşmüştü ki? Sonra jeton düştü. O gün bahçedeki yalağı suyla doldurmaya üşendiği için bulaşıkları gölde yıkamıştı. Tabakta kalan yoğurt kalıntıları mayalanmış olmalıydı.
   Elbette işin aslı öyle değildi. Maya bakterileri, gölün dibinde, tamamen kendi halinde takılan pre-historik ilkel canlıyla bir araya gelmişti. Bu tam anlamıyla bir “bir araya gelme” idi. Zira bu mikroorganizmalar adlarına yaraşır şekilde “organize” olup sonunda tek bir dev canlıya dönüşmüşlerdi.
Nasrettin şanslıydı. Az önce şahit olduğu beslenme çılgınlığı sayesinde, yaratık onunla ilgilenecek fırsat bulamamıştı. Hoca da bundan faydalandı ve sessizce oradan uzaklaştı, sabah köy meydanında epey bir gürültü koparmak üzere…
Devam Edecek…
Reklamlar

One response to “YA TUTARSA

  1. Yeni blogunuzda başarılar… Bilimkurgu ve özellikle de kısa öykü alanındaki her girişimi desteklemek boynumuzun borcu:)Ben de sitemden sitenize link vererek, biraz olsun katkıda bulunmaya çalışacağım çalışmalarınıza..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s