İsyan Günlerinde Aşk (TRT ve EL-CEZIRE Ortak Yapımı)

 
Özet: Fransız devriminin heyecan dolu günleri… Bu sırada farklı bir heyecan, aşk heyecanı duyan iki gencin başından geçenler…
– NE İSTİYORUZ!
– Eşitlik, özgürlük, kardeşlik!
– NE ZAMAN İSTİYORUZ!
– Binyediyüzseksendokuzda!
– Evet arkadaşlar birkaç dakika ara veriyoruz. Zira uzun süre Fransızca bağırmak çok sıkıcı!
Anonsla beraber isyancı gençler, kendilerini sarayın karşısındaki çimenliklere bıraktılar. Yanlarında getirdikleri peynir ve şaraplarıyla karınlarını doyurup, eyleme kaldıkları yerden devam etmek istiyorlardı. Bu sırada az ilerde…
– Pardon! Tirbüşonunuzu alabilir miyim?

Soruyu soran alımlı genç kız, soruyu sordugu genç adamın heyecanlanmasına yolaçmıştı. Daha önce bu kadar güzel bir kız ondan türbuşonunu istememişti. Buraya gelmekle doğru yapmıştı. Etraf, türbuşon arayan güzel kızlarla doluydu…

– Elbette buyrun. Ama sizi uyarmalıyım. Onun adı “tirbüşon” degil “türbuşon” dur!

– Kusura bakmayın ama bence ikiniz de yanılıyorsunuz. “Tirbüşon” veya “türbuşon” degil, “Tirbuşon” olmalı…

Konuşmaya ansızın dahil olan bu adam da kimdi?! Genç adam, kızla kurmak üzere olduğu yakınlaşmanın bozulacağından korkarak, biraz sertçe çıkıştı:
– Pardon kimsiniz siz? Ne hakla bize neyin doğru olduğunu ögretmeye çalışıyorsunuz?
– Ben François-Marie Arouet… Ama “Voltaire” olarak tanırlar. Hangi hakla size doğruyu gösterdiğime gelince… Bu hak, herkesin doğuştan elde ettiği, devredilemez ve kısıtlanamaz haklardan biri olan “ukalalık yapma” hakkıdır!

Genç kız, bu “ukala” adamdan etkilenmişti. Genç adam ise, Voltaire gibi ünlü biriyle baş edemeyeceğini ve kızı kaptıracağını düşünüyordu. Zaten hayatı boyunca böyle olmuştu. Hep daha iyi, zengin, akıllı, yakışıklı biri gelip, onun istediği şeyi elinden almıştı. “Bu sefer izin vermeyeceğim!” diye düşünen genç adam; türbişonu, tirbuşonu veya her ne haltsa onu kızın elinden kaptı ve Voltaire olarak tanınan adamın yüzünü tanınmaz hale getirene kadar suratına sapladı!
Diğer eylemcilerin neler oldugunun farkına varması uzun sürmedi. Eylemin liderlerinden en ukala olanı öldürülmüştü. “Bunu yapanlar mutlaka sarayın gönderdiği casuslardır.” diye düşünen kalabalık, genç adam ve kızı kovalamaya başlar..
– Dikkat edin! Elinde türbüşon var!
– Türbüşon degil! Tirbişon!
– Ne tirbişonu be! Turbüşon, turbüşon…
– Kesin sunu! Kırk yıllık turpüşonu ne hale getirdiniz!
– Kim lan bu dallama! Sen git de ilkokulu bitir!

Kalabalık; tek vücut olarak hareket eder halden, anarşik bir hale dönüşmüştü. Ortak hareket ruhu uçup gitmişti. Türpüşoncular ve Tirbuşoncular nispeten sakindi ama Aşırı Turpuşoncular ve Paramiliter Tirboşuncular saldırgan bir politika izliyordu. Tirbusolcular ise pasif direnişin en etkili yol olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu sırada genç kız ve genç adam, sarayın arka bahçesine saklanmayı başarmışlardı. Dikkatleri dağılan kalabalığa ve  muhafizlara farkettirmeden saraya girdiler.
İşte, yıkmaya çalıştıkları sistemin kalbindeydiler… Eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin önündeki en büyük engel bu yozlaşmış aristokrasiydi. Yaşadıkları heyecan nedeniyle kanları hızlı hızlı akıyordu. Koridorda ilerlerken, içinde büyük bir yatak olan bir oda gördüler. Genç kız ve genç adam içeri süzüldüler. Bakışlarını birbirlerinden alamıyorlardı. Üzerlerindekileri çıkardılar ve koca yatağa uzandılar. Bu sırada odanın kapısından bir kafa uzandı:
– Hey! Kimsiniz siz!

Yeni aşıklar panikle toparlandılar. Onları basan yaşlı adam da kimdi? Biraz daha dikkatli ve giyinik bakınca, karşılarındaki pijamali yaşlı adamın KRAL 16. Lois oldugunu anladılar. İlk sözü Kral söyledi;

– Anladım! Siz şu dışardaki vahşilerdensiniz! Şimdiden birbirinize düşmeniz ne kadar ironik. Halbuki aynı şeyi istediğinizi haykırıyordunuz az önce… Şimdi defolun sarayımdan!
– Bu saray senin değil! Fransız halkının! Duvardaki resimler, yerdeki TÜRK halısı, yatağın yanındaki sehpahanın üstünde duran altın türbişon! Hepsi Fransızların!
– Hah hah hah! Benden daha iyi oldugunu  düşünen şu yeni yetmeye bakın! Daha tirpişolün adını bile doğru söyleyemiyor!

Genç adam o anda bu iğrenç bunağı öldürmeye karar verdi. Bu onun son kahkahası olacaktı. Hem Voltaire’i öldürerek devrime verdiği zararı fazlasıyla tazmin edecekti. Ama genç kız ondan önce davrandı. Seppanın üstündeki şarap şişesini kaptığı gibi kralın kafasına vurdu. Lakin yaşlı kralın kafatası öyle zayıftı ki şişe kırılmadı. Kırılan sadece kralın kafatasıydı…

İki yeni aşığın da elleri kanlanmış, katil olmuşlardı. Bu, aralarında çok özel bir bağın oluşmasını sağladı. Birlikte saraydan çıktılar ve yanlız kalabilecekleri bir ağaç dibi buldular. Kız, bir kralı öldürdüğü için öylesine büyük bir şok geçirmişti ki elindeki cinayet aletini sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Sessiz bir ağaçlığa vardıklarında, oturup soluklandılar.  Kız, tedirgin bir ses tonuyla sordu; “Şimdi ne yapacağız?”
Genç adam oldukça sakindi;
– İlk olarak cinayet silahlarından kurtulacagiz. Yani benim Voltaire`i öldürdüğüm tirbuşondan ve senin kralı öldürdüğün şarap şişesinden… Tabi önce sakinleşmek için bişeyler içeceğiz.

Genç adam, Voltaire`ye bulanmış tirbuşon ile kralın kanına boyanmış şarap şişesini açtı…
THE END

Reklamlar