ORDU OLMAYAN ADAM

BİRİNCİ BÖLÜM:

Adam sıradan bir berberdi. Gerçi ataları Berberilere dayanıyordu ama bu sadece bir kelime esprisi yaratacak kadar önemliydi. Zaten O, bunu bilmiyordu. Bilmediği bir diğer şey ise az sonra dükkâna girecek adamın aslında bir mafya babası olduğuydu. İşin ilginci, babalık yaptığı mafyanın, diğer babalarına BABALANMIŞTI. Ve şu anda onlardan kaçmak için ilk gördüğü dükkâna girmek üzereydi.
İsterseniz berberi daha yakından tanıyalım… 40’lı yaşlarına merdiven dayamıştı. Ama kendini bu merdivenden çıkamayacak kadar yorgun ve amaçsız hissediyordu. Bir karısı vardı. Hani şu “çirkin denemeyecek kadar güzel” olanlardan. Ayrıca kocasının bilmediği yönüyle tanımlarsak; “kocasını aldatanlar” cinsinden…
Berber, hayatının çok sıkıcı olduğunu düşünüyordu. Ama asıl sıkıcı olan, az sonra içeri girecek mafya babasının peşindeki kiralık katildi. Ona “mengene” diyorlardı. Anlatılana göre bir kurbanın öldürmek için onu kucaklamış ve kırılmış kaburga kemikleri vücudundan çıkana kadar sıkmıştı.
Bu hikâyeyi duymuş olan Alfonzo (kaçan mafya babası) şimdi dükkândaydı. Soluk soluğa kalmıştı. Berber, içeri giren bu yeni müşterinin saçlarının kesilmesinde acil bir durum görmedi. Dolayısıyla acele edişini ve soluk soluğa kalışını anlayamadı. Yine de kibarca şöyle dedi; “Lütfen buyrun!”

Buyurmaya alışık mafya babası, koltuğa oturdu. İzini kaybettirdiğini düşünüyordu. Keyfi yerine geldi. Klasik bir berber sohbetine koyuldular.
— Nasıl bir şekil istersiniz?
— Sıradan olsun. Yani kalabalıkta farkedilmeyen saç şekillerinden.
— Peki… Şey acaba sorabilir miyim, neden soluk soluğa kaldınız?
— OH! Merak etmeyin, ben zararsız, sıradan biriyim. Çocukken 7 kardeştik. Babam bizi hep beraber berbere götürdüğü için sona kalan diğerlerini beklemek zorunda kalırdı. Bu nedenle sona kalmamak için hep acele ederdim. Alışkanlık işte…

Bu sırada içeri bir müşteri daha girdi. Oldukça iri yarı, insan azmanı bir tipti. Kafasında saç yoktu. Ayrıca yüzü yeni traş edilmişti. Yani aslında bir berberin, potansiyel müşteri listesine giremezdi.
Yavaşça müşteriye doğru yürüdü… Koltuktaki adam, aynadaki yansımaya, bir yanılsama olması için dua eden gözlerle bakıyordu. Ama bu anın, gözlerini son kullanışı olduğunu bilse, muhtemelen o sırada dükkâna girmek üzere olan çirkin denemeyecek kadar güzel kadına bakarak kullanırdı bu “son bakış” hakkını…
İriyarı, hatta yarı değil İRİTAM adam [Tam-iri de denebilir ama genelde dilbilimciler önüne “araba” kelimesi getirilmesinden korktukları için bunu pek kullanmaz] kurbanının kafasını tuttu ve sıkmaya başladı. Sanki adamın kafasının tasını manuel olarak attırmaya çalışıyordu. Bu baskıya dayanamayan kafa, eşekten düşen karpuzun çıkaracağını tahmin edebileceğiniz bir sesle parçalandı. Bu sırada içeri, berberin karısı da girmişti. Berber ve karısı, bu sürreal suç mahalline şok olmuş bir şekilde bakıyorlardı.
Ardında delil bırakacak kadar deli olmayan kiralık katil, bakışların potansiyel görgü şahitlerine yöneltti. Cüssesinden beklenmedik bir atiklikle, içeri yeni giren güzelimtrak kadını yakaladı. Boynunu kırmak için öyle az bir kuvvet uyguladı ki, bir an için “Acaba gerçekten kırıldı mı?” diye şüpheye düştü. Bu şüpheli hal, ironik olarak hayatının özeti gibiydi. O hep, şüpheli olmuştu. Ne zaman kötü bişey olsa insanlar hiç şüphesiz bu iriyarı adamdan şüphelenirlerdi.

O da sürekli şüphelenirdi; “Acaba gerçekten sevgi diye bişey var mı?” Birgün ben de dış görünümüme aldırmayan biriyle tanışacak mıyım?” Tanrı (eğer varsa) neden beni böyle yarattı?” gibi…
Sonuçta kendini, suç dünyasının herkesi kabul eden kollarına bıraktı. Sevgisiz yaşamanın anlamsızlaştırdığı hayatını, diğer insanların hayatını alarak kazanmaya başladı. Bugünkü işi ise son işi olacaktı. Son kez birini öldürecekti. Çünkü sonunda, içindeki masum çocuğu farkeden bir kadınla tanışmıştı. Ama bu başka bir hikâye…

Kollarında duran, boynu kırıldığı için iyice bakılmaz olan ve artık “eli-yüzü düzgün” şeklinde sınıflandıramayacağımız kadını bıraktı. Ardından, yeni hayatına ve sevdiği kadına ulaşmasının önündeki son engel sayılabilecek, berbere doğru yürüdü.
Berber, artık hayatının sıkıcı olduğunu düşünmüyordu. Onu koruması gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle yılların verdiği çabuklukla az ilerde duran usturayı kaptı ve az ilerde duran iriyarı adamın gırtlağına sürdü.
Bu yavaş dokunuş, o koca cüsseyi dondurdu. Davut`un (DAVİT) fırlattığı çakıl taşının Calut`u (Goliyath) devirmesine benzer bir sahne yaşandı, berber salonunda… Ama o sırada, bundan dini bir ibret alacak kimse yoktu orada…

The Last Man Standing filmine adını verdiği idda edilebilinecek olayın ardından, zaman durdu. Berber, az önce yaşananları şöyle bir gözden geçirdi. Ama bu, dikkatli bir gözden geçirme değildi. Zira fazla dikkatli bakarsa aklını kaçıracağını düşündü.
Hemen, yerde son nefesini veren kadına doğru gitti. Bir zamanlar, güzellik bakımından eli-yüzü düzgün sınıfına kolayca dâhil edilebilinecek kadın, artık hayatla vedalaşıyordu. Son bir arzuyla günah çıkarmak istedi. Kocasına, onu aldattığını söyledi. Ardından, kırılmış boynu sayesinde, kafası 90 derece yana düştü…

Adamın hava almaya ihtiyacı vardı. Dükkânın önüne çıktı. Ona selam veren tanıdıkları görmedi. Birkaç derin nefes aldı ve karanlık derinliklere dalan bir Yasemin Dalkılıç edasıyla dükkâna girip polise telefon etti.
Telefona STİNG çıktı. Yanlış numarayı aradığını anladı. Zira telefon fihristinde “polis” adı altında iki kayıt vardı. İlki kasabanın şerifinin bürosunun, diğeri ise o sıralarda yeni yeni duyulan bir müzik grubunun telefonuydu.
Berber, tanıdığı bu müzisyen gençlere kısaca bir hal hatır sorduktan sonra şerifi aradı. Ama şerif, bürosunda değildi. Kasabaya yeni gelen bir Vietnam gazisinin peşindeydi. Sonuçta burası sakin bir kasabaydı ve geçmişinde bu denli şiddet olan birinin burada olması doğru değildi.
Berber telefonu kapattı. Sonra yere serdiği adama baktı. İnanamadı. Bir insanın kafatasını eliyle parçalayan birini öldürmüştü az önce… Sonra öldürdüğü bu canavarın kim olduğunu öğrenmek istedi. Sonuçta tüm bu yaşananların bir anlamı olmalıydı.

Dükkânı kapattı. Jalûzileri indirdi. Bir saat kadar sonra kabaca ne olduğunu anladı. Kafası patlayan adamın Alfonzo Ricardo Ramirez Bernardo Lusiando olduğunu öğrendi. Gazetede Alfonzo isimli bir mafya liderinden bahsedildiğini hatırladı ve tesadüfen, müşterilerin okuması için orada duran dergilerin birinde adamın hikâyesini gördü. Ardından boğazını kestiği adamın bir çeşit tetikçi olduğunu tahmin etti. Dolayısıyla aslında olayla ilgisi bir berberin olabileceğiyle sınırlıydı.
Sevdiği kadın (aldatmasına rağmen sevdiği) boşu boşuna ölmüştü. Ya da en azından sadık olmayan bir eşin, ilahi adalete kurban gitmesi şeklinde bişey olmuştu.
Ne yapacaktı? Ya polisi (şarkıcı olanı değil, vietnam-gazisi-fobik olanı) arayıp, saç kesmeye devam edecekti ya da intikam almak uğruna hayatını harcayacaktı.
Sabahleyin, hayatını anlamsız bulduğunu hatırladı. Artık bir anlamı, amacı olabilirdi. Mafyaya savaş açmaya karar verdi. Artık sadece, saçlarını çook seven kişilerden bilgi almak için saç kesecekti.
O artık tek kişilik bir orduydu. Daha doğrusu o öyle sanıyordu…
***
Bundan bir saat kadar önce, o sırada bölgedeki tek, Tek Kişilik Ordu, eski bir madende sıkışıp kalmıştı. Nerde yanlış yapmıştı. Vietnam’da ülkesi için savaşmıştı. Geri dönmeyi başaracak kadar iyi bir savaşçıydı. Şimdi tek istediği, eski bir arkadaşını ziyaret etmekti. Belki bu kasabada bir iş de bulabilirdi. Sonuçta sakin bir yerdi ve onun ihtiyacı olan şey de buydu. Ama kasabanın şerifi (Şerif Ommar) onu rahat bırakmamıştı. İlk kanı onlar dökmüşlerdi. Artık geri dönüş yoktu. En iyi bildiği şeyi yapacaktı: Tek Kişilik Ordu Olmak!
Bu sırada, eski silah arkadaşının başının belada olduğunu öğrenen Jack Knife, sevgilisini evde bırakıp eski madene doğru yola çıktı. Evde tek başına kalan kadın, yalnızlıktan korktu. Zira izlediği filimdeki gibi hırsızlar gelebilirdi ve hiçbir hazırlık yapmamıştı. Bu yüzden, alışveriş yapmaya karar verdi. Ama önce aldattığı eşinden para alması gerekiyordu. O lanet olası berber dükkânına gitti…
***
Birkaç gün sonra, bir zamanlar berber olan adam artık tam bir barbar olarak kasabadan ayrıldı. Kiralık katilin üstünden çıkan ev adresine gidiyordu. Belki onu kiralayanın kim olduğunu öğrenebilirdi.
Bu sırada kasaba, yaşadığı yıkımın etkilerinden kurtulmaya çalışıyordu. Benzin istasyonu havaya uçmuş, şerif Ommar ölmüş, berber dükkânı kanlı bir hesaplaşmaya sahne olmuş ve en kötüsü de kasabanın tek berberi ortadan yokolmuştu.
Ayrıca şerifin katili -ki medya ona Tek Kişilik Ordu diyordu- ve kasabanın tek Vietnam gazisi Jack Knife da ortadan yokolmuştu. Gerçi kimse gidişlerine üzülmedi. Zira Tek Kişilik Ordu’nun nasıl biri olduğu belliydi. Jack Knife ise başkalarının karılarında gözü olan biriydi…
Jack ve yanındaki kırmızı bandanalı adam, kendilerine yeni bir savaş alanı bulmuşlardı. Jack’in sevgilisini öldürenlerden intikam alacaklardı. Gerçi bu, Tek Kişilik Ordu’nun (bundan sonra TKO olarak geçecek) pek umrunda değildi, ama başka seçeneği yoktu. Artık kendi ülkesinde düşman ilan edilmişti.
Bu sırada bir taksi, şehrin izbe sokaklarından birinde durdu. Arabadan inen adamın, sanki bir zamanlar berbermiş ama yaşadığı büyük bir trajediden sonra intikam peşine düşmüş bir hali vardı. Kiralık katilin üstünden çıkmışa benzeyen adres kâğıdını okudu ve önünde yükselen binaya girdi.
Koridorlar, kavga sesleri ve yemek demeye bin şahit isteyen şeylerin kokularıyla doluydu. Adam daire 12’ye gelince durdu. Önce kapıyı çaldı. Ama açılacağını ummamıştı.
Umulmayan oldu. Ürkek bir çift göz göründü. Ve görünmemesine rağmen orda olduğuna emin olacağınız bir ağızdan şu sözler döküldü;
– Kimsin! Ne istiyorsun!

Adam her ne kadar son günleri şiddet dolu olsa da aslında sakin kasaba hayatından gelmiş biriydi. Ve bu kaba tavır onu şaşırttı.
¬— Şey ben “Mengene”nin bir arkadaşıyım. Yani Peter Panda’nın… Siz nesi oluyorsunuz?
— Onu gördünüz mü? Nerde o? Aman tanrım Peter! Yoksa kötü bişey mi oldu?
— Sakin olun! Aslında ben…

Ne diyeceğini bilemedi. Bu tartışmasız güzel kıza, sevdiği tuhaf adamın öldüğünü, hatta bizzat kendi kullandığı bir usturayla ve bizzat kendi kullandığı eli ile öldürüldüğünü nasıl söyleyebilirdi?
Zaten panik yapmasına bakılırsa, ondan pek bişey öğrenemeyecekti. Muhtemelen bu kız; sadece yanlış kişiyi sevmiş sıradan (ama çook güzel) bir genç kızdı. Belki içeri girebilirse, adamın iş bağlantılarıyla ilgili bişeyler bulabilirdi. Bu nedenle bir yalan uydurdu.
— Beni o yolladı. İçeri girebilir miyim?
Genç kız, kendisine sıkı sıkı tembihlenmesine rağmen, bu adama güvenebileceğini hissetti. Buna mecburdu. Zira sevdiği adam söz verdiği saatte gelmemişti ve kız, uçak biletleriyle öylece kala kalmıştı. Belki bir aksilik çıkmıştı…
— O iyi mi?
— Merak etmeyin.
…dedi adam, gözü uçak biletlerine ve bavullara takıldı. “Sanırım bu onun son işiydi.” diye düşündü… Yalanını ayrıntılandırdı.
— Beni o gönderdi. Seni bir otele yerleştirmemi ve bazı özel eşyalarını almamı istedi. Merak etme herşey yoluna girecek…

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU…

İKİNCİ BÖLÜMÜN BAŞI:

Sevdiği adama ve birlikte kurdukları hayallere ne olacağını bilmeyen genç kızı, yakınlardaki bir otele yerleştiren eski berber, tekrardan kiralık katilin dairesine gitti ve etrafı araştırmaya başladı. Eski kiralık katil ve yeni ölü Peter Panda’nın çalışma masasının – ki aslında masasında çalışabileceği bir işi asla olmamıştı – üstünde, için adres ve isimlerle dolu bir fihrist vardı. Ama gerçek isimler yoktu. Hepsi takma adlarıyla yazılmıştı. Ardından çekmeceyi açtı ve dükkânında öldürülen mafya babasının resmini buldu. Bir de hakkındaki bilgilerin olduğu dosyayı… Picasso takma adı dikkatini çekti. Şöyle diyordu: “Bay Picasso’nun senden son ricası…” Sonunda onu tutan adamın en azından takma adını bulmuştu. Kapının tıkırdadığını duydu ve saklandı…

Bu sırada tren garında;
Jack Knife ve Vietnam’dan silah arkadaşı olan TKO, şehre varmışlardı. Jack, geçmişinde kaldığını sandığı bazı kişilerin onu bu kasabada bulmasına şaşırmıştı. Vietnamdan döndükten sonra bir süre bu şehirde kalmış ve bir mafya babası hesabına çalışmıştı. Ama mafya babasının karısı hesabına da çalıştığı ortaya çıkınca, ortadan kaybolmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüştü. Bunca yıldan sonra karısıyla yattığı mafya babasının onu bulmasına ve o sırada yasak ilişkş yaşadığı sevgilsini öldürtmesine şaşırmıştı. Evet, Sanchez Eduardo namı diğer Picasso’nun intikam alacağını biliyordu ama neden sadece sevgilisini öldürtmüştü? Sonuçta yapabileceği tek şey Picasso onu öldürmeden önce onun, onu öldürmesiydi. Tanrıya şükür ki yalnız değildi. TKO (Tek Kişilik Ordu olan Vietnam gazisi arkadaşı) ona yardım ediyordu. Mecburen de olsa…

Merhum “Mengene” Peter Panda’nın dairesinde iki yabancı vardı şimdi. Anlaşılan Picasso, bu en acımasız kiralık katilinin tüm bildikleriyle birlikte ortadan kaybolmasına ve yeni bir hayat kurmasına izin vermeyecekti. İki tetikçi etrafa bakındılar. Tedirginlerdi çünkü “mengene” kolay teslim olmazdı. Ama bilmedikleri şey çoktan ruhunu teslim ettiğiydi. Eski berber ve yeni tek kişilik ordu adayımız, banyoya saklanmıştı. Fakat banyo ne saklanmak için ne de saklanırken hapşurmak için iyi bir yerdi. Kısa bir arbededen sonra iki adam tek ganimetleriyle birlikte patronlarının yanına döndüler.
“Picasso” Sanchez Eduardo, eski tip mafya patronlarındandı. Bilgi edinmek için eski yöntemleri tercih ediyordu. Parmak kesmek, bacak kırmak gibi… Bu nedenle internetten yerel haberleri takip etmiyordu. Eğer etseydi, Alfonzo’yu (hani hikâyenin başında ölen mafya babası) öldürmesi için gönderdiği Mengene Peter Panda’nın öldüğünü bilirdi. Ama o, Mengene’nin başarısız olacağını düşünmemişti. Emekli olmasına izin vermeyi düşünmediği gibi…
Kiralık katili emekliye ayırmaları için gönderdiği iki adamın, yanlarında bir üçüncü adamla geri dönmesine şaşırdı. “Kim bu?” diye sordu… Adamlardan biri açıkladı:
— Patron, bunu Mengene’nin evinde hapşuruken bulduk!
— Hapşururken mi?
— Evet patron. Bize, Mengene’yi öldürdüğünü söyledi.

Bu sırada elleri bağlı eski berber ve başarısız tek kişilik ordu durumu anlatmayı denedi.
— Bakın ben sıradan bir berberim. Olayın olduğu gün, Alfonzo dükkânıma geldi. Ardından da şu Mengene dediğiniz adam… Sonra Mengene, Alfonzo’yu ve karımı öldürünce ben de onu öldürdüm.

Sanchez Eduardo, adamın söylediklerini inandırıcı buldu. Yıllar boyu o kadar çok kişi hayatı için ona yalvarmış ve durumu açıklamaya çalışmıştı ki kimin yalan kimin doğru söylediğini anlayabiliyordu ve adam samimiydi… Ona Mengene’nin sevgilisi hakkında bir soru sordu. Çünkü kız da ölmeliydi. Berber kızın ölmesine göz yumamazdı. Tanımadığını söyledi. Ama yalan söylediği Picasso’dan kaçmadı. Dolayısıyla onu konuşturmaya karar verdi.
— Bu herifi her zamanki sorgu yerine götürün. Onunla bizzat ilgileneceğim.

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU…

SON BÖLÜMÜN BAŞI:

Jack Knife ve TKO, şehirdeki en büyük eğlence parkının; I WONDER PARK’ın önündeydiler. Burası Sanchez Eduardo’nun işlerini idare ettiği mekândı. Birazdan ortalık iyice şenlenecekti… Çantalarındaki cephaneliği içeri sokmak için kapıdaki görevliye yüz dolar verdiler. Görevli de onlara 50 dolar geri verdi.
Bu sırada Picasso (Sanchez Eduardo) ve adamları tadilat için geçici olarak kapatılan Aşk Tünelindeydiler. Aslında birine işkence yapmak için iyi bir yerdi. Zira aşk acıdır. Ve acı size gerçekleri söyletir!
Her neyse… Berber –ki kendisi tüm bunlardan sonra mesleğe geri dönmeye karar vermişti- acıya pek dayanazdı. Dayanabildiği en fazla acı, sivrisinek ısırığını kaşıdıktan sonra duyulan ve çocu insanın hoşuna giden acıydı. Ama yine de Mengene’nin güzel kız arkadaşının bu adamların eline düşmesini istemiyordu.

Parkın içinde ilerleyen iki adam, çantalarından çıkardıkları el bombalarını etrafa atmaya karar verdikleri için işkence seansı başlamadan bitti. Picasso ve adamları, dışarda neler olduğunu kontrol etmeye gittiler. Sıkı bir çatışma sürüyordu. Berber de bu sırada kendini bağlayan iplerden kurtuldu ve dışarı çıktı. Zira her berber, zor anlar için extra bir makas taşır bildiğiniz gibi…
Jack ve Vietnam gazisi arkadaşı, ortalığı kasıp kavuruyordu. Berber ise hayatta kalmak için önüne ilk çıkan yere girdi ve daha sonra korku tünelinin saklanmak için iyi bir yer olmadığını anladı. Zira insana güvenlik hissi vermiyordu. Özellikle de çatışmayı kaybedeceğini anlayan Picasso (Sanchez Eduardo) da buraya kaçınca…
Jack Knife, TKO, Berber ve Picasso, aynalarla dolu ve etrafta korkunç şeylerin görünüp, kaybolduğu bir odadaydılar. Burası son kez hesaplaşmak için çok uygundu. Özellikle de kendinizi Bruce Lee gibi hissediyorsanız.
İlk konuşan Picasso oldu;

Picasso: Neler oluyor burda! Sen… Se… Seni hatırladım. Karımla yatan pisliksin sen!

Jack Knife: Sevgilisinin boynunu kırdırdığın bir adamı şimdi mi hatırladın!

Berber: Ne dedin? Demek karımla yatan pisliksin sendin!

Picasso: Senin karınla da mı?

TKO: Arkadaşım ayakkabısını boyatırken, boya sandığı havaya uçtu. Vücudunu biraraya getirmeye çalıştım ama olmadı…

Bu sırada Picasso yavaşça arkasında duran diğer silaha uzandı. Bunu farkeden berber, korku tünelinin duvarında duran iskeleti ona doğru fırlattı. Jack, silahını ateşlemek istedi ama mermisi kalmamıştı, TKO ise sırtını duvara dayamış ağlıyordu. İskeletin bir an için dikkatini dağıttığı Picasso toparlandı ve silahını berbere doğrulttu ama berber orda değildi. Azrail’in elindeki tırpanı almaya çalışıyordu ama bu kolay değildi tahmin edebileceğiniz gibi… Bu sırada Jack, şarjörü değiştirdi ve silahı Picasso’ya doğrulttu. Tam o sırada berber, tırpanla Picasso’nun arkasında belirdi. Mafya babasını ikiye biçmek üzereydi. Jack ateş etti. Ama Picasso kendini yana atınca, kurşunlar onu takip etmedi ve berbere saplandı. Elindeki tırpan kendini yere atan Picasso’nun suratın düştü ve aynen adını aldığı ressamın tablolarındaki figürlerinkine benzeyecek şekilde parçaladı.
Ama Picasso yine de silahını son kez ateşlemeyi başardı ve böylece tarih, kocasını Jack ile aldatan bir başka kadından daha bahsetmek zorunda kalmadı.

Herşey bitmişti… Tek Kişilik Ordu ve berber (yani hayatta kalanlar) birlikte dışarı çıktılar ve en yakındaki bara gittiler. Birbirlerini tanıma ihtiyacı ile konuştular.
— Merhaba benim adım ED… ED CRANE. Berberim. Yani yeniden ve sonsuza dek…
— Benim adım John… Soyadımı pek hatırlamıyorum. Rocky ya da Rambo gibi bişeydi… Sanırım tek kişilik bir gösteri oyuncusu olmak istiyorum. Savaşmaktan yoruldum.
— Güzel. O halde sana iyi şanslar. Benim otelden almam gereken bir kız ve kesmem gereken saçlar var…

Kötülükle savaşmanın en güzel yanı yalnız savaşmak zorunda olmamanızdır. Fakat kötü biriyseniz, ardınızda bir ordu olsa bile yanlızsınızdır. Dolayısıyla tek kişilik ordu denen kişiler aslında kendilerini yalnız sanan ama Albay Trautman’ın onları sevdiğini bilmeyen kişilerdir. Kimse tek kişilik ordu değildir. Çünkü bu imkânsızdır, çünkü gerek yoktur…

SON BÖLÜMÜN SONU
THE END

HİLKAT GARİBESİ

Hayatı öyle tuhaftı ki “dış görünümünün tuhaflığı” yanında önemsiz kalıyordu. Yanında “önemsiz” kalmasından rahatsız olmayan iyi komşu “hayatı”nın günlerinden bir gün, yaşadığı “çölleşme kurbanı madenci kasabasına” gelen yabancı bir adam herşeyi değiştirecekti…

Siyanürle altın rafine edilen bu kasabada doğan Hilkat, yüksek oranda siyanür içeren DNA’ların mizah duygusuna has bir güzelliğe sahipti. Kasabaya gelen yabancının ise aklındaki en son şey bir hilkat garibesi ile dost olmaktı.

– Tam da ucubelere göre bir yer.
…diye söylenerek kasabanın ana caddesinde ilerleyen yabancı, ortamın sessizliğinden ürkmüştü. Görünürde kimsecikler yoktu.

Bu sırada burnundan sarkan sümükle ilgilenen Hilkat, sümüğünün bile, çirkinliğine dayanamayarak aktığını düşünerek üzülüyordu. Ana caddede birisinin ilerlediğini görene dek bu üzücü düşünce zihninde kaldı bir süre…Sonra aynen sümüğüne yaptığı gibi bu düşünceyi sümkürerek zihninden çıkardı.

Uzun süredir kimseyle karşılaşmamıştı. Nasıl davranması gerektiğini bilemedi. Birden karşısına mı çıkmalıydı? Yoksa arkasından yaklaşıp “wöeah” şeklinde tuhaf bir ses mi çıkarmalıydı, hastalıklı derecede kısık sesiyle…
Ayaklarının dibinde duran sümük dolu kovaya baktı. Şeffaf sümükleri sayesinde ayna gibi yansıtıcı bir hal almıştı kovadakiler… Yansımasını inceledi ve yabancının arkasından yaklaşmaya karar verdi.

Az sonra arkasında olacaklardan habersizce ilerleyen yabancı, kasabanın tamamen terkedilmiş olduğunu düşünüyordu. Ne yapacaktı? Buraya yerleşip, birinin gelmesini mi bekleyecekti, birden karşısına çıkmak veya arkasından yaklaşıp ses çıkarmak için?
Satmakla sorumlu olduğu sözde güzellik kremlerini taşıdığı bavul git gide ağırlaşırken az ilerdeki bara girmeye karar verdi. Gerçi içecek bişey bulamayacağı kesindi ama gölgede oturup kafasını toparlayabilir ve patronun neden onu buraya yolladığını anlamaya çalışabilirdi. Kızına aşık olduğu patronunun, bu aşkı onaylamadığını biliyordu ama bu yüzden olamazdı. Olmamalıydı.

-Olamaaaz!

… diye bağırdı. Ama az önceki düşünceleri yüzünden değil, bardaki aynaya bakarken arkasında beliren yüz yüzünden bağırmıştı. Haklıydı. Bu yüz, olamayacak kadar çirkindi. Olamayan şeyler bu kadar çirkinse, bu aynı zamanda “neden varolduğumuz” sorusunun cevabı olabilirdi…

“Belki de burası bar değil, lunaparktır. Ve şu anda baktığım ayna da görüntüyü deforme eden aynalardandır!” gibi tamamen kendini sakinleştrimek üzere uydurulmuş bir düşünceye sarılmıştı. Yeni bir din olabilecek kadar rahatlatıcı bir düşünceydi bu fakat kısa ömürlü oldu. Zira arkasını dönüp, yansımasını gördüğü şeyle yüzleşince, görüntüdeki bozulmanın “vericiden” kaynaklandığını anladı…

Bir kaç saniye sonra kaçınılmaz olanı ertelemekten vazgeçen Hilkat, arkasını döndü ve kendisinden korkan bu adamı daha fazla üzmemek için uzaklaşmaya başladı. Fakat arkasını dönmesinin görüntüsünde yarattığı geçici düzelme sayesinde, korkudan donan adamın buzları çözülmek için vakit bulmuştu.
O an düşüncelerini odaklayan adam, neden “buraya” gönderildiğini düşünmeyi bıraktı ve neden “burada” olduğunu hatırladı. İnsanlara güzellik kremi satmak için buradaydı ve karşısındaki müşterinin kesinlikle buna ihtiyacı vardı.
Seslendi:
– Merhaba! Hey sana dedim! Duymadın mı?

Hilkat duraladı. Yüzünü dönmek konusunda kararsızdı. O nedenle arkası dönük vaziyette, soruya soruyla cevap verdi:
– Ben mi?
– Evet… Başka kim olabilir?
– Bilmem? Kim?
– Sen ya! Ne sandın?
– Bişey mi sanmalıydım?

Bu, “soruya soruyla cevap verme”şeklindeki iletişimin onları hiçbir yere götürmediğini farkeden yabancı, yerinden kalkıp Hilkat’ın yanına geldi. Omzu olduğunu tahmin ettiği engebeli bölgeye elini koydu. Böylece tuhaf yaratığın, ona yüzünü dönmesi için cesaret bulmasını sağladı.
Uzun süredir insan eli değmemiş bu zavallı biçimsiz yaratığın içinde tuhaf bir kıpırdanma oldu. Yabancının terli ve sıcak eli, sanki omuzuna değil de kalbine dokunmuştu. Aslında tam olarak böyleydi. Zira Hilkat’ın iç organları, siyanürün “özgürleştirici” etkisi sayesinde kendilerine yaşayacak değişik yerler seçmişlerdi.
Yavaşça, yüzünü yabancıya döndü. Beklenmedik yakınlaşma ve ilgi nedeniyle içinde uyanan dostluk duygusu ile hafifçe gülümsedi. Ama yabancı bunu farketmedi. Çünkü gülümsemesi grift yüzünde kaybolmuştu. Gerçi kahkaha atmış olsaydı bile, bu engebeli surattan dışarı çıkamazdı ya…
Yabancı konuşmaya devam etmesi gerektiğine karar verdi. Kibarca kendini tanıttı ve buraya geliş amacından bahsedip, diğer insanların (eğer varlarsa) nerede olduğunu sordu. Hilkat da kibarca kendini tanıtmaya karar vermişti ki ağzından akan salyaları onu utandırdı. Burada oluş amacından veya diğer insanlardan bahsedemeden, zihnindeki kaçıp gitme dürtüsüne yenildi. Hızla bardan çıkarken yabancı da arkasından koşuyordu…

Biçimsiz olduğu için dengesini zor bulan bu vücuttan beklenmeyecek bir hızla uzaklaşan Hilkat, insanlardan uzaklaşmak istediğinde hep gittiği eski altın madenine doğru yöneldi. Burası onun sınağıydı ki gerçekten de yerin altına oyulan (yerin altına, “altın” için oyulması ne ironik, tabii demir için oyulsa, ironik olması ilginç olurdu bu sefer…) bu mağara, nükleer bir saldırıdan kurtulunabilinecek kadar derinlere iniyordu.
Hilkat’da sanki nükleer bir saldırıdan kurtulmak için kaçıyormuşçasına derinlere iniyordu, mağarada… Peşinden koşan yabancı adam madene ulaştığında, önce içeri girmek konusunda kararsız kaldı. Sonra her kararsız kalışında yaptığı gibi en aptalca olan seçeneği belirleyip uyguladı. Takibe devam etti…
Aşağısı aydınlıktı. Zira Hilkat, eski aydınlatma sistemini onarmıştı. Ama havalandırma sistemi olmadığı için ilerlemek işkenceden farksızdı. Belki tek farkı; madenin sizden bilgi almaya çalışmıyor oluşuydu.

Yamuk yumuk tünellerde hızla ilerliyordu Hilkat… Sanki vücudunun eğri-büğrülüğü, bu tünellerde yaşarken geçirdiği evrimin sonucu gibiydi. Sonunda bir zamanlar madencilerin yemek yerken kullandıkları mekanına ulaştı.Nefesinin normale dönmesi için biraz süre tanıdı kendisine ve bunun boşuna olduğunu farkedip oturdu. Onunla ilgili hiçbir şey normal olamazdı.
Neden kaçmıştı? Lanet olası salyaları aktığı için mi? Böylesine kurak bir yerde bu kadar çok salya salgılaması yeterince saçmaydı. Bir de bu yüzden, uzun süredir karşılaştığı tek insan önünde utanılacak duruma düşmesi katlanılmazdı. Sonra adamın peşinden geldiğini hatırladı. Eee? Neredeydi? Madenin içinde kendisine seslendiğini duymuştu, durması için… Demek ki içerde bir yerdeydi. Olamaz! Ya başına bişey geldiyse? Odadan fırlayıp, aynı anda hem korkunç hem de korku dolu olabilen gözlerle adamı aramaya koyuldu…

Bu sırada, aradığı kişiyi bulamayan, üstüne üstük kendisi de kaybolan güzellik kremi satıcısının durumu, labirentte kaybolmuş fareninkinden bile kötüydü.Çünkü labirentte aradığı şey peynir kadar bile çekici değildi. Gerçii öyle kokuyordu ama…

Peşinde olduğu hilkat garibesine seslendi: “Hey! Nerdesin?” Ama duyduğu güçlü yankı nedeniyle tereddüte düştü. Bağırmak çığ düşmesine neden oluyorsa belki bu eski madenin çökmesine de neden olabilirdi. Durum muhasebesi yapmak için durdu. Yerin metrelerce altında kapana kısılmıştı. Yeryüzünde peşinden koşacağı belkide son insanın peşinden koşuyordu, yeraltında… Taşıdığı ticari mallarla dolu bavul, taşınmaz mallar kategorisine girmek üzereydi. Tam gözüne bir şey kaçmak üzereydi ki (ya da sinirden göz yaşı salgılamak) az ilerdeki asansörü farketti. Rahatladı. Tekrardan yeryüzüne çıkmak için kabine bindi. Parmağını düğmeye uzattı.
Bu noktadan sonra yaşananları, sırasıyla, olaydaki aktörlerin bakış açılarından, ağır çekimde anlatırsak: Hilkat; adamı buldu ve kullanmaya yeltendiği asansörün bozuk olduğunu hatırlayınca, düğmeye basmasını engelleme vazifesini üzerine alıp, ileri atıldı. Düğmeye basmak üzere olan adam, üzerine hilkat garibesi koşan her normal insanın yapacağını yapıp paniğe kapıldı, düğmeye bastı. Üstüne taşıyamayacağı bir yük binen her halatın karşılaşacağı sonla karşılaşan asansördeki halat koptu ve kabin, içindeki iki yolcusuyla birlikte madenin karanlığında kayboldu. Artık olayda adı geçen herkes “kayıp” statüsündeydi.

Acil durum frenleri duruma el koyup, asansörü zemine bir metre kala durdurmasa tam olarak burada bitecek olan maceraları yeni başlayan kahramanlarımız kabinden çıktılar. Hilkat, madene kaçıp tüm bunlara neden olduğu için kendini suçlu hissederken, adam da onu uyarmaya çalışan bu cesur yaratıktan korkup asansörün düğmesine bastığı için vicdan azabı duyuyordu. Bu nedenle birbirlerini suçlayarak işe koyuldular:
– Neden kaçtın?
– Sen neden peşimden geldin?
– Kaçmana gerek yoktu.
– Senin de, gelmeni isteyen!
– Ne yapıcaz?
– Bir çıkış bulacağız. Şu yoldan gideceğiz.
– Bir madenden ancak yukarı çıkarak çıkabilirsin, biliyorsun değil mi?
– Evet ama bu tersi de doğru olan bir yaklaşım. Çin yemeği kokusu aldığıma göre fazla uzak olamayız. Şuradan kazmaya başlarsak…
– Şaka yapıyorsun değil mi?
– Evet.

Kendinden emin tavırlarına rağmen madenin bu kısmına daha önce hiç gelmediğinden dolayı tedirgin olan tuhaf yaratık önde, kendini “doğru yolda olduğuna emin olmadığı bir ucubeye güvenmek” gibi tuhaf bir
durumda bulduğu için tedirgin olan adam arkada ilerliyorlardı. Sinirbozucu sessizliğe son veren güzellik uzmanı oldu:

– Demek tüm altın bitti ve seni burada bırakıp kasabayı terkettiler he?
– Tam olarak öyle değil. Burada hala altın var ama toprakta bulunan nitrat tuzları ve sülfür nedeniyle nitrik asit ve sülfürik asit ortaya çıkıyor. Bu nedenle burada kazı yapmak istiyorsan önce bir intihar notu yazman gerekir. Ama merak etme şu anda güvendeyiz. Buralar maddenin kuru kısımları. Tehlikeli gazlar sadece yeraltı sularının bulunduğu yerlerde var.
– Peki seni terkettikleri kısmı doğru mu?
– …. Yanında taşıdığın o bavulu neden terketmiyorsun? Çünkü ihtiyacın var. Anlaşılan o ki bana ihtiyaçları yokmuş.
– Böyle düşünmemelisin.
– Neden? Haksız mıyım? Mesela sen yanımdasın çünkü buradan çıkmak için bana ihtiyacın var. Merak etme. Ben de güzel şeylerden hoşlanır çirkin şeylerden uzaklaşırım. Kimseyi suçlamıyorum zaten suçlamak için bile kimsem yok…

Sessizliğin bu sohbetten daha az sinir bozucu olduğuna karar veren güzellik uzmanı karşılık vermedi.

Hani terslikler üst üste olur ya… İşte 5 yıldır doğru düzgün yağmur yağmayan o bölgeye şimdi bardaktan boşalırcasına rahmet dökülüyordu, üstünüze tutulacak bir itfaiye hortumuna bile rahmet okuturcasına…

Derinliklerindeki yürüyüş ise tüm hızıyla sürüyordu. Hilkat’ın çıkış yolu konusundaki tahmini doğruydu. Madenin bulunduğu yer bir platoydu ve bu yüksek düzlüğün kuzey kısmı, oldukça dik bir yamaçla kesiliyordu. Madenciler bunu, yerin bunca metre altındayken bir çatlaktan yüzlerine güneş ışığı vurunca farketmişlerdi. Kazmayı durdurduklarında dışarıya sadece yarım metrelik bir mesafe kalmıştı.. Bu nedenle dışarıya ulaşmak için biraz kazmaları yeterli olacaktı. Sonra tek yapmaları gereken 10 metre kadar tırmanmaktı. Yamacın, basamakları andıran yapısı nedeniyle tırmanması pek zor değildi.

– İşte geldik.
– Nereye? Karşımızda bir duvar var bir çıkış değil.
– Arkası boş! Sadece birkaç santimetre kalınlığında. Kazabiliriz. Az ilerde eski bir kazma görmüştüm sanırım, onu alıp geleyim.

Birkaç dakika sonra dönen Hilkat ve güzellik uzmanı duvarı delmeye başlamışlardı. Ancak sandıklarından biraz daha uzun sürecek gibiydi. Bu nedenle dönüşümlü olarak çalışıyorladı.Sırasını devreden Hilkat duvara yaslanıp dinlenirken sırtının ıslandığını hissetti.
– Ya çok terledik ya da duvarlardan su sızmaya başladı! Acele et! Sanırım yağmur suyu bu! Zehirli gazlar artmadan çıkmalıyız.

Fakat panikleyen güzellik uzmanı kazmayı fazla hızlı sallayınca sapı kırıldı.

– Lanet olsun! Ne yapacağız!
– Bu sefer de sen bişeyler düşün!

Duvardan sızan su; madenin duvarını kaplayan kimyasallarla reaksiyona girip nitrik ve sülfürik asite dönüşmeye başlamıştı bile… Giysilerini ağızlarına kapatan ve ellerindeki kaya parçalarıyla duvarı delmeye çalışan kahramanlarımızın umutları tükenmek üzereydi.

Sonunda yorgunluk ve gazın etkisiyle yere çöken yabancıya birkaç saniye sonra ucube de katılmıştı. Hayatlarının son dakikalarını yaşıyorlardı. Birlikte öleceklerdi ve daha isimlerini bile bilmiyorlardı. Hilkat kendini tanıttı:

– Benim adım Franquas İmodo…
– Ben de Pierre… Bir dakika! İmodo mu dedin?
– Evet. Neden şaşırdın?
– Bu benim patronumun soyadı!

Ortak geçmişlerinin farkına varmıştı bu iki yabancı… Jacques İmodo yani kozmetik ürünleri üreten şirketin sahibi ve güzellik uzmanının patronu, aslında bu kasabada yaşayan bir madenciydi. Maden kapatılınca hisselerini satmış ve şehre taşınmıştı. Hilkat da onun oğluydu. Ama babası bu”tuhaf” yaratığı yeni hayatında istememiş ve henüz bir bebekken para karşılığı, bakmaları için oradaki fakir bir aileye bırakmıştı. Onlar da büyüyen ucubeden kurtulmak için evden atmış ve geri dönmemesi için ona gerçeği açıklamışlardı. Babası ise reddettiği oğlu yüzünden midir bilinmez geri kalan ömrünü insanları güzelleştirmeye adamıştı.

Pierre (Güzellik Uzmanı) neden buraya gönderildiğini anlamıştı. Yaşlanan patronu hayatı boyunca taşıdığı bu sırdan ve çektiği vicdan azabından kurtulmak için onu buraya yollamıştı. Belki kızıyla evlenmesine karşı çıkma nedeni de buydu. Ucube bir torun istemiyordu. Kızının da kendisi gibi lanetlenmiş olmasından korkuyordu. Bu nedenle onu, buraya, olabilecekleri kendi gözleriyle görmesi için göndermişti. Ama Pierre bu bozukluğun kalıtımsal kaynaklı değil siyanür nedeniyle olduğunu biliyordu. Bu tür kimyasallarla uğraşanların bebeklerinde sorunlar olduğunu okumuştu. Zaten Jacques (patronu) kimyasallarla ilgili bilgisi nedeniyle işe almıştı onu…

Gerçekleri öğrenmenin verdiği güçle yerinden doğruldu. Hayır! Böyle bitmesine izin vermeyecekti! Sadece kendisi için değil aynı zamanda bu zavallı insan için de kurtulmalıydılar. Fakat nasıl??? Birden aklına okuduğu bilimsel bir makale geldi. Madenlerde kullanılmak için geliştirilen bir patlayıcıdan bahsediyordu. NİTROGLİSERİN! Evet işte buydu! Yanında getirdiği bavul, cildi yumuşatsın diye kullanılan GLİSERİN ihtiva eden kremlerle, maden ise ihtiyaç duyduğu nitrit ve sülfürik asitle doluydu.
Kendinden geçmek üzere olan Hilkat’a seslendi:

– Seni lanet olası! Kalk! Hah hah ha! Buradan çıkıyoruz!

– Akılını mı yitirdin?

– Hayır. Tam aksine dostum, aklım başıma geldi. Çabuk şurdaki kovayı kap ve duvardan sızan asitli suyu topla! Dikkat et bayılma!

Franquas İmodo kovayı doldurdu ve ardından içine kremleri boşalttılar. Daha sonra aydınlatma için kullanılan kabloyu söküp bir ucunu kovaya bağladılar. Kablonun diğer ucunu ana hatta deydirdikleri anda büyük bir gürültü koptu.

İşte! Duvardan eser kalmamıştı!

Ama aynı zamanda maden tünelinden de… Çünkü o kısmı ayakta tutan tek şey o duvardı. Milyonlarca ton ağırlığındaki kaya Hilkat’ın ve güzellik uzmanının üzerini örtmüştü.
Firavun mezarında bulunandan bile daha fazla altınla birlikte gömülmüşlerdi. Öldüler ve sonsuza dek öyle kaldılar…

tHe ENd

NOEL BABA’NIN GERÇEK HİKAYESİ

Hepimiz Noel Baba’ya inanırız. Çocuklara, hiçbir karşılık beklemeden (mesela çıplak fotoğraf) hediye dağıtan bu sevimli ihtiyarın gerçek hikayesini okuduğunuzda, bacanızı kirletilmiş hissedeceksiniz.

Kimdir bu AZİZ NİKOLAS? Sahiden AZİZ midir yoksa tanrının azizliğine uğradığını düşündüğü için mi kendine bu ünvanı uygun görmüştür? Neden Kutuplar’da yaşar?

Herşey 4. yy’da başladı. Anadolu henüz Türk’ün gücü ile tanışmamıştı. Dolayısıyla kimse Türkçe konuşmadığından insanlar anlaşmakta zorlanıyor, doğdukları andan itibaren yabancı dil öğrenmek zorunda kalıyorlardı.

İşte Demre’deki küçük kilisenin papazı da bu ortamda insanlara İsa’yı anlatmaya çalışıyordu. Çünkü İsa heykeli iki hafta önce çalınmıştı. Kendini; bitmeyen bir “polis ressamına şüpheli tarifi verme” döngüsünde bulan bu baba (Father) adam, sonunda dedektifliğe soyunup, İsa heykelini aramaya karar verdi. Heykelin mucizevi olarak geri döneceği inancı (ressurrection) boş çıkmıştı.

Akıllı olduğu için aramaya, en son düşünülecek yerden başlamaya karar veren ve oranın neresi olabileceğini düşünmek için kilisenin çan kulesine çıkan Aziz Nikolas, düşünmeden yaptığı bu seçim sayesinde aradığını buldu. Çalınan kutsal figür çatıda, öylece durmaktadır.

O sırada bir gürültü olur. Aziz Nikolas saklanır. Birkaç çocuk kilisenin arkasındaki ağaca, oradan da çatıya çıkmaktadırlar. Çan kulesinden olayı seyreden Nikolas, aradığı hırsızları bulmuştur ve yakalamaya karar verir. Bu kararında, hırsızların küçük veletler oluşu etkilidir.

Çocukları yakalayan peder hikayeyi öğrenir: Pazar ayini sırasında içeri saklanan çocuklar, heykeli almış ama ayinden sonra kilitlenen ön kapıdan çıkartamayınca çan kulesinden çatıya taşımışlar ve daha sonra almak üzere orada bırakmışlardır.

Peder “Neden?” diye sorunca çocukların verdiği cevap gözlerini yaşartır: “Onu çarmıhtan kurtarmak istedik. Bizim için yaptıklarından sonra onu orada bırakamazdık!”

Göz yaşlarına hakim olamayan Aziz Nikola, çocukları kırmayıp en azından bu seferlik İsa figürünü çarmıhtan indirir. Yaralarına bez bağlar. Hatta heykeli çocuklara hediye eder:

– Bu heykel artık sizin! Tabii kilisede kalacak ama bundan sonra ona bişey olmaması sizin sorumluluğunuzda… İsa sevgisi gibi sevgilerin en güzeli size hediye edilmiş çocuklar. Bu nedenle o sizindir artık. Eminim şimdi bulunduğu yerde yüzünde büyük bir gülümseme vardır o kutsal adamın!

Hakikatten de İsa’nın yüzünde gülümseme vardı. Ama hemen yanında da gülmeyen birisi… Zira bu durum Tanrı’yı kızdırmıştır. Bu salak din adamı ne hakla, onun çarmıha gerilmesine izin veridiği birini indirebilirdi? Peygamberini nasıl olur da çocuklara hediye ederdi?

Bu düşüncelerle Aziz Nikolas’ı cezalandırmaya karar veren Tanrı, soğuğu sevmediğini bildiği için onu kutuplara sürdü ve sonsuza dek çocuklara hediye vermekle, çatılarda dolaşıp, bacalardan içeri girmekle lanetledi.

Geyikler ve kızak Aziz Nikolas’ın namı diğer Noel Baba’nın fikriydi. Kırmızı giysisi ise kutuplarda kaybolursa Eskimo arkadaşları onu beyaz buzda kolayca farkedebilsin diye düşünülmüştü.

Mutlu Yıllar

Buzdolabı Adam Elma

“Çok komiksin!” dedi adam, diğerine… “Seni sırf bu yüzden öldüreceğim!” Ardından, verdiği sözü tutmak için silahındaki tüm kurşunları, komik olanın vücuduna boşalttı. Ama işin tuhaf yanı kurşunların, gümüş gibi parlamasına rağmen aynı isimdeki elementten yapılmamış olması ve komik oluşunun kurtaramadığı adamın “kurt adam” olduğu konusunda şaka yapmamasıydı. Bu sayede, normal bir insanı (hani şu kurt adam olmayan ve başkasının da olduğuna inanmayanları) öldürecek ağırlıktaki yaralardan etkilenmeyen adam, kendisini öldümeye çalışan adama dişlerini gösterebiliyordu şu anda… Tabi gülmüyor, ait olduğu yaratık familyasının sıklıkla yaptığı bir şeyi yaparak, hırlıyordu.

Bu saçma dialoğun ardından gelen vahşi intikam sahnesi bitmeden televizyon kapandı. Elindeki kumandayı “kumandan” edasıyla tutan adam “İzlenecek bir şey yok…” düşüncesiyle yerinden kalktı. Belli bir amacı olmaksızın, güvenlik kameralarının yaptığına benzer bir şekilde evin içinde dolaştırdığı bakışları, kitaplıktaki kitaplara ilişti. Acaba açıp birini okusa mıydı? Ardından, kitapların ait oldukları yerde yani “kitaplıkta” kalmalarının herkes için en iyisi olduğuna karar verip mutfağı gözüne kestirdi.

Artık bir hedefi vardı. Mutfağa gidecekti. Bu hedefe varmak için kullanılacak her araç meşruydu. Bu yüzden, pek sevmemesine rağmen pofuduk terliklerini giydi. Terlik giymeyi sevmemesi ile buna rağmen giymesinin, birbirinden bağımsız gibi görünen iki nedeni vardı. Sevmemesinin nedeni; annesinin, çocuk eğitimi anlayışında terliğin önemli bir yerinin olmasıydı. Buna rağmen giymesinin nedeni ise sabah kırdığı su bardağının, sadece büyük boyutlu parçalarını toplamış olduğu gerçeğiydi.
Görünüşte bu ikisi birbirinden bağımsızdı. Ama aslında kendini bildiğinden beri kişiliğinin parçası olan tembelliği nedeniyle annesinin terlikleri, sahibinin ayağından ziyade elinde paralanmıştı. Tembelliği nedeniyle yerden toplamadığı kırık camlar ile terlik giymeyi sevmemesinin ardındaki tarihsel ilişkiler ağı, adamımızın zihnindeki “terlik” dilemmasının kaynağıydı.
Mutfağın kapısını açtı. Mutfak ışıklarının, kapısı açıldığında otomatik olarak yanmaması ne kötüydü. Üstelik bunu yapan (yani kapısı açılınca ışıkları yanan) yeğane makine evin aynı bölümündeydi. Sanırım bunu, ev dizayn eden mimarların, makine üreten mühendislerden “model alarak öğrenme” yöntemiyle bir şeyler kapmayı pek umursamamalarına bağlayabiliriz.

Işık düğmesi, mutfağının 1,5 metre içinde duvarın üstündeydi. Terlik giyse bile pofuduk oldukları için yine de güvenemiyordu. Kötü ihtimallerin içinden en iyisi bile gerçekleşse bu, terliğinin zarar görmesi olacaktı ki zaten hiç sevmediği bir şeyden yeni bir çift almak zorunda kalma fikri, en azından sıkıntı vericiydi. Dolayısıyla dikkatle yaklaşarak elini duvarda gezdirdi. Düğmeyi buldu ve ilk kez ateşi kontrol ederek aydınlatma için kullanan mağara adamının yaşadığına benzer bir göz kamaşması eşliğinde ortamı aydınlattı.

Artık tek yapması gereken buzdolabının kapağını açmaktı. İşin, beden gücü gerektiren kısmı bitmişti ama belki de daha zor olabilecek olan kısmı yani zihinsel çaba kısmı yeni başlıyordu. Bu “seçim” aşamasıydı. Ne yiyip ve/veya içeceğine karar vermesi gerekiyordu. Seçimler önemliydi. Zira en basit bir seçim bile sizi öldürebilmekten tutun, dünyanın sonunu getirmeye kadar çeşitlilikte sonuca neden olabilecek olaylar zincirini başlatabilirdi. Yani dünyaya çarpan gök taşının, memelileri ve özelde insan türünü gezegenin “başat” türü haline getireceğini kim bilebilirdi ki? Bir parça kaya çarptı ve bugün dinazorların baş rol oyuncusu olduğu filmler çeken bir memeli türü eğemenliği eline geçirdi. Dolayısıyla tamamen ilgisiz bir seçim sandığınız şey veya her hangi bir eylem, en azından evrenin sonuna dek, sayısız denebilecek sayıda (!) sonuç doğuracaktı. Zaten kahramanımız da bazen tüm varoluşun; domino taşlarının ardı ardına yıkılmasına benzer bir olaylar zinciri sonunda “tanrının gülmesini sağlayacak” bir tür ilahi eğlence (komedya?) olduğundan şüpheleniyordu. Tanrıyı bilmiyordu ama dünyada olup bitenler bazen onu kahkahalarla güldürüyordu.

Dolabın raflarında gezinen gözleri bir avcı gibi avını ararken, bedeni de buna uygun olarak hiç kıpırdamıyordu. Öylesine kımıldamıyordu ki sanki buzdolabından dışarı çıkan soğuk hava onu birden dondurmuştu. Tabi bunun olması imkansızdı. Özellikle de bu buzdolabının bunu yapması… Zira öylesine eski ve yorgundu ki sanki içine koyulan şeyleri, onlarla ilgilenmeyerek “kendinden” (“kendiliğinden” anlamında değil, “kendisinden” anlamında) soğutma yöntemini uygulayarak çalışıyordu.

Adamın bakışları, yalnız başına meyvelikte duran elmaya takıldı. En son ne zaman elma aldığını hatırlamıyordu. Hatta dolabı son açtığında onu görmediğinden emindi. “BUNUN NE İŞİ VAR BURDA?” dedi içinden…

İlginç bir şekilde (tabi evrenin nasıl bir yer olduğunu bilmeyenler için ilginç) elma da tam olarak aynı şeyi (belki tek fark kendisini, nesne değil özne olarak kullanmasıydı zihninde kurduğu cümlede) düşünüyordu:

– Hey! Nerdeyim ben? Ne oldu? Niye böyle soğuk ve karanlık bir yerdeyim? Şu anda olgunlaşmış olmam ve dalımdan koparak yerde yuvarlanıp, yeni bir elma ağacına dönüşmek için filizlenme çalışmalarına başlamam gerekiyordu. NE İŞİM VAR BURDA!

Adam, sağlıklı bir şeyler yeme havasında olmadığına karar verdi. Dolabın kapısıdaki rafta duran kutu kolayı aldı ve elmayı, merak ve umutsuzlık dolu düşünceleriyle başbaşa bırakıp biraz hava almak için balkona çıktı.

Hava birkaç gündür sıcaktı ve bu gece, yakınlardaki denizden buharlaşan sular denize dönmeye karar vermişlerdi anlaşılan… Gökgürültülü sağanak yağış ansızın bastırdı. Bu sırada balkonda kutu kolasını yudumlayan adam hafifçe ürperdi. Çünkü şimşek çaktığı sırada yüksekçe bir balkonda elinde metal bir kola kutusuyla durmak tehlikeli olabilirdi.

Gerçi yıldırım düşmesi düşük bir ihtimaldi ama adam, bunu şansa bırakmayı istemedi. Bu güne kadar “şansa” bıraktığı tüm işlerde başarısız olmuştu. Her ne kadar zor işlerdeki (mesela iş bulmak) başarısızlıklarına pek üzülmese de kutu kola içmek gibi basit bir konuda uğrayacağı başarısızlık onu bile yıkardı. Özellikle de başarısızlık, bir yıldırıma binerek gelmişse!

İçeri girdi… Yıldırım düşmesi ihtimali karşısında geri çekilmesinin verdiği “yenilmişlik” duygusundan ve korkmuşluk hissinden kurtulmak için kendini başarılı bulduğu bir konuya odaklandı; Yatağına uzanıp bir süre kıpırdamadan yattı… Taa ki havada biriken elektirik, toprağa inmek için onun oturduğu daireyi seçene dek…

Yıldırım, inanılmaz bir gürültüyle binaya çarptı. Her ne kadar çıkardığı gürültü bir zamanlar insanların ona tanrısallık etfedip, onu inanç sistemlerine dahil etmesini sağladıysa da bu çağda, onu çıkarana tanrısallık etfedilen gürültülere “pop müzik” deniyordu. Dolayısıyla yıldırımın gürültüsünün “inanılmaz” olmasının iki anlamı vardı: İlki gürültü miktarının alışılmadık derecede yüksek oluşunun insanlarda yarattığı şaşkınlıkla ilgiliydi. İkincisi ise yıldırımların ve çıkardığı seslerin artık “inanç” konusu olmamasıydı.

Büyük bir şokla (yaklaşık birkaç milyon volt) yataktan fırlayan adam, yüzüne Hubble Teleskobu tutulmuş bir uzaylı gibi şaşkındı.

Bu şaşkınlığın nedeni daha önce yataktan hiç fırlıyarak kalkmamış olması değil -ki normalde sürünerek ya da sürüklenerek kalkardı- evdeki tüm elektirikli aletlerin çalışmaya başlamasıydı.

Neler olduğunu anlamak için camdan dışarı baktı. Her yer karanlıktı. Görebildiği alandaki tüm elektirikler kesilmişti. Ardından apartman dairesinin kapısını açtı. 10 katlı binada sadece 4 daire doluydu. Onun bulunduğu katta başkası yoktu. Dolayısıyla neler olduğunu sorabileceği alt katlardaki komşularına bağırdı: “Hey neydi bu!” Sekizinci katta oturan genç kız cevap verdi: “Elektrikler kesildi. Sanırım bir yıldırım yüzünden…”

Kızın yüzü daha önce olmadığı kadar güzel gelmişti adama… “Her halde konuşurken yüzüne tuttuğu fener nedeniyle olmalı.” dedi. Bunu duymuştu. Gösteri dünyasında özellikle müzik camiyasında, sanatçı yaşlandıkça yüzüne tutulan ışık artıyordu. Böylece yüzdeki ayrıntılar (kırışık, sarkma, meymenetsizlik vs.) belli olmuyordu. Ayrıca “ilahi” bir hava da katıyordu ki bu “sanatçılara tapınılan” çağımızın gereklerine uygundu.

Tekrar dairesindeydi. Hemen hemen aynı anda, elektirikleri kesik bir apartman dairesi için etrafta fazla elektirik olduğunu farketti. Bu nasıl olurdu? Mutfağa gitmeye karar verdi. Aslında bu pek “karar verme” sayılmazdı. Daha çok iç güdüsel bir şey ya da bir refleks gibiydi. Bir şey yapmadan veya bir yere gitmeden önce uğradığı ilk ve son yer hep mutfaktı. Adeta start/finiş düzlüğüydü günlük yaşamının…

İçeri girmesiyle gözleri faltaşı gibi açıldı. Zira sabah kırdığı bardağın, toplamaya üşendiği küçük parçalarından biri, küçük ayak parmağına batmıştı. Yataktan heyecanla kalkarken (zira heyecanlanması için bir yıldırım dolusu nedeni vardı) yine terliklerini giymemiş ve şimdilerde ölü olan annesinin, mezarında, adeta birşey ararmış gibi ters dönmesine neden olmuştu. Annesini bu hareketinin ardında müslümanların giysileri, özellikle de terlikleriyle gömülmediği gerçeğini unutması vardı tabii ki…

Kendi boyunda birine çattığını sanan küçük cam parçasını, küçük parmağından çıkartırken aklına, onu terliksiz dolaşmaması konusunda uyaran ve şimdilerde mezarında dönüp duran annesi aklına geldi. Zaten ne zaman canı acısa aklına o geliyordu. Kendini Pavlov’un köpekli deneyinde gibi hissetti. Gerçi denek bu sefer yemekle uyarılmıyor, kızgın annesi ile korkutuluyordu. Salgıladığı sıvı ise salya değil göz yaşıydı.

Düşüncelerini toplaması bir kaç saniyesini aldı. Buzdolabının arkasındaki duvarda açılmış olan 30 santimlik deliği farketmesiyle birlikte düşünceleri, tekrardan beyin kıvrımlarının etrafında dağıldı. Bunu, ardı ardına kafasında beliren sorular takip etti:

“Lanet olsun! Ne oluyor burda! Neden her yerde elektirikler kesilmişken benim evimde kesilmedi? Neden buzdolabının arkasındaki duvarda koca bir delik var? Yıldırım buraya mı düştü yoksa? ….. Dolabın içinden yükselen bir yardım çığlığı mı duyuyorum?”

Son soru diğerlerinin pabucunu dama attı. Öylesine aptallaştı ki olap bitenler karşısında hissettiği şaşkınlık ve korkuyu bir an için unutup, buzdolabının kapağına uzandı. Açtı… Yüzüne vuran soğuk dalgasıyla iyice afalladı. BUZ dolabı daha önce hiç olmadığı kadar adını hakkediyordu. Ardından, az önce duyduğu yardım çağrısını tekrar duydu; “Heeey! Çıkarın beni burdan! Donuyoruuum!”

Sesin, meyvelikteki tek varlık olan elmadan geldiğine yemin edebilirdi. Yani yanında, ikna etmesi gereken biri olsaydı. Uzandı ve deliliğinin ilk meyvesi olduğunu düşündüğü elmayı aldı. Ardından elmadan gelen sesi tekrar duydu; “Hey! Kim o? Kimdir soğuk cehennemimden kurtaran beni? Beni tutan sıcak dost elin sahibi kim?”

Adamın duyduğu bu “Şekspirane” sözler ona göre, aniden başlayan zihinsel bozukluğunun kanıtıydı. “Newton olsa ne düşünürdü?” dedi içinden… Ardından, durumun tuhaflığı karşısında kimsenin mantıklı bir sonuca (delilik dışında) varamayacağına karar vererek devam etti;
“Sanırım konuşan bir elma bulmak, bir elma sayesinde yerçekimini bulmaktan daha zor hazmedilecek bir şey… Acaba delirdim mi? Ama bunun için GEÇERLİ bir nedenim yok. Gerçi yaşamak için geçerli bir nedenimin olmamasına rağmen yaşıyorum. Belki de aklımı kaybetmemin de bir nedeni yoktur.”

Konuşan elmayla birlikte (tabi bu “Konuşan elma”nın isim babası, kaçırdığı aklıydı) mutfaktan çıktı. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Balkondan, şehre baktığında elektiriklerin geldiğini ve yağmurun dindiğini gördü.

– “Evet anlat bakalım, senin hikâyen ne?” dedi elmaya… Elma adeta içini döktü;

– Aslında senin bana anlatacağını umuyordum. Ben neler olduğunu pek bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bir ağaçta sallanıyordum. Ardından birinin beni kopardığını hissettim. Ordan oraya ve elden ele dolaştık, diğer bir sürü elmayla… Belki de türümüzün bir özelliğidir diye düşünüyordum ilk başlarda, bu bitmek bilmeyen yolculukların nedeninin ne olduğu hakkında… Belki de göçmenizdir diyerek. Aynen bahçedeki ağaçlara yuva yapıp, ardından giden kuşlar gibi… Sonunda kendimi çok soğuk ve karanlık bu yerde buldum. Biraz önceye değin o kadar kötü değildi. Sonra o gürültü, tuhaf his ve ardından gelen soğuk… Feciydi…

– Demek görebiliyorsun. Karanlığı algıladığına ve bahçedeki kuşlardan bahsettiğine göre…
– Bu beslenme biçimimle ilgili. Bilirsin, fotosentez. Hücrelerim ışığa karşı duyarlıdır. Biraz dikkat ve çalışmayla ustalaşabilirsin.
– Senin gibi başkaları da var mı? Yani böyle insanlarla konuşan?
– Şey… İşin gerçeği ilk kez bir insanla karşılıklı konuşuyorum. Bir keresinde, bizi yetiştirenlerin konuşmalarını duymuş ve kullandıkları böcek ilaçlarının kaşıntı ve depresyona neden olduğu konusunda onları uyarmaya çalışmıştım. Ama ya duymadılar ya da depresif ve kaşınan bir elmadan tavsiye alacak havada değillerdi.
– Hımmm. Acaba bu değişim yıldırımdan dolayı mı oldu?
– Yıldırım mı? O da ne?

“Bir elmaya, yıldırımı nasıl anlatabilirim?” diye düşündü adam… Ardından aklına statik elektirik geldi. Elmayı üstündeki kazağa birkaç kez sürdü. Elma pırıl pırıl olmuştu.

Elma, bu tuhaf hisle irkildi;
– Hey! Bu da ne? Sanki karıncalandım… Karıncalar sarmış gibiydi aynen…
– İşte bu statik elektirik. Yıldırım ise bunun kat be kat fazlası. Karıncalanmadan çok fillenmeye benzer.
– Fillenme?
– Yani yok edicidir senin anlayacağın.
– Oh… Peki. Yaşama ve canlılara pek dost birşey değil gibi…
– Evet ama uygun koşullar altında bir elektirik şoku hayat kurtarabilir ya da başlatabilir. Muhtemelen bu gezegende de böyle olmuştur. Bu arada, diğer elma ve bitkiler birbiriyle konuşuyor mu? Eğer öyleyse bu vejateryenler için kötü haber demektir.
– Vejateryen?
– Sadece bitki yiyenler…
– Yani kurtlar, tırtıllar ve diğer böcekler gibi mi?
– Aşağı yukarı. Neyse… Ne demiştim? Ah evet! Diğer bitkiler de kendi aralarında konuşur mu?
– Bulunduğumuz bahçede tek konuşan biz elmalardık. Etrafta bulunan yüzlerce çeşit bitki ve meyva sessizdi. Bilmem… Belki de iletişimsizliğimizin nedeni dil sorunuydu.
– İlginç… Bak ne diyeceğim. Benim çok uykum var. Yaşadıklarımı kafama yerleştirmek için uyumalıyım. Seni şuradaki kapaklı kaba koyacağım. Böylece meyve sinekleri ve kurtlar rahatsız edemez. Kim bilir belki uyku, akıl sağlığıma iyi gelir.

Bu sırada, şehre elektirik sağlayan nükleer santralde tuhaf gelişmeler yaşanmaktaydı…

– Efendim! Şuna baksanız iyi olacak!
– Bu da ne? Göstergelerde arıza mı var?
– Hayır efendim. Hepsi normal.
– Ama bu imkânsız. Yani şehir, bize nasıl elektirik verebilir? Şehirde benim bilmediğim başka bir nükleer santral mi var? Lanet olsun…
– Ne yapacağız efendim?
– Şehrin o bölgesine giden elektiriği kes! Görünüşe göre ihtiyacı yok zaten… Ben enerji bakanlığından birilerini arayacağım.

1 trilyon 662 milyar 570 milyon kez olan şey tekrar olmuştu. Yani “ertesi gün”… Kabaca 4,55 milyar yaşında olan ve her yaşı (yılı) 365,25 gün süren gezegenimzin, en iyi yaptığı şey ile bir delinin ve bir mevlevi üstadın yapmakta en iyi olduğu şeyin aynı olması tuhaftı; DÖNMEK! Daha da tuhaf bir düşünce işe “tanrıyı” katınca ortaya çıkıyor. Her zamanki gibi…
Evrene bakınca gördüğümüz hemen herşey dönüyor: Gezegenler, uydular, yıldızlar, galaksiler veya küçük olan şeylerden elektronlar vs… Tanrı hariç, bulduğu her şeyi döndürüp sonra bunu seyreden bildiğim diğer zeki varlıkların “otistik” olarak tanımlanması baş döndürücü değil mi? Yoksa tanrı da bir… Daha neler!

İsterseniz karşılaştıralım: Bir otistiğin genel özellikleri ve tanrınınkiler ile karşılaştırılması:

1.Her şeyin aynı olmasını istemek, rutin yaşama bağlılık, değişikliklere aşırı tepki vermek: Aslında “değişmezlik” iddası birçok dini kitapta vardır. Bununla övünen bir tane biliyorum.

2. Göz temasının çok olması az ya da hiç olmaması: Tanrıyı gören (peygamberleri dışında, o da hepsi değil) pek kişi yoktur herhalde…

3.Sürekli aynı oyunları oynamak: Ona ne şüphe!

4. Acıya karşı duyarsızlık: Özellikle de yarattığı varlıklarınkine karşı…

5.Yanlız kalmayı tercih etmek: Bu konuda çok yetenekli olduğunu düşünüyorum.

6. Temastan, kucağa alınmaktan ya da sevilmekten hoşlanmamak: Eh! Bunu anlayabilirim. Yani pek uygun bir görüntü olmaz zaten…

7.Objelere gereksiz yere bağlanmak: Kursal metinler, ibadethaneler vs. gibi örnekleri mevcut!

8. Ekolali (Cevap vermek yerine, kendisine söylenenleri aynen tekrar etmek) : Bu daha çok kendinin yaptığı değil de diğerlerine yaptırdığı (din görevlileri veya elçilerine) bir şey…

9.Objeleri kendi etrafında çevirmek: Evrene bakıp da bunu yapmadığını söyleyemeyiz.

Her neyse… Hikâyemize geri dönelim.

Rodin “Düşünen Adam” heykelini şu anda bulunduğumuz evdeki adam bakarak yapsaydı, salondaki pufa oturmuş, elinde tuttuğu saklama kabındaki elma ile konuşan bir adam figürü ortaya çıkardı. Ve muhtemelen yine de Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bahçesinde bir kopyası olurdu.

Durum geçen günkü ile aynıydı. Adamın hâlâ, konuşan bir elması veya bu semptomlara sahip zihinsel bir bozukluğu vardı. Elma “İyi uyudun mu?” dedi. Adam “Uykuyu biliyorsun demek.” diye soruyla yanıtladı. Sanki elmanın söyledikleinde mantık hatası bulursa bu durum sona erecekmiş gibi…

– Evet. Bizi yetiştirenlerden biri gölgemizde uyumuştu. Ne olduğunu anlamadık önce… Daha iyi gelişmemiz için kendini feda etti sandı bazılarımız; “İnsan-gübre” misali… Tabii bağlı olduğumuz ağaç, köklerini uzatıp onunla beslenmeye çalışınca gerçek ortaya çıktı. Bayağı telaşlanmıştı bahçedekiler. Hatta uzun süre konuşup tartıştılar bizen biraz uzakta.
– Demek ağaç hareket ediyordu…
– Pek sayılmaz. Sadece bir kaç ince kökünü oynatabiliyordu.
– İlginç bir ağaçmış… Ama meyvesi kadar değil!

Olay aslında çok basitti. Bir grup Milli Güvenlik mensubu, terörist denen türün genel ve ayırtedici özelliklerini otaya koyan bir araştırma yaptırdı. Bu özellikler, hayvanların üremesi ve hayatta kalma stratejileri ile ilgili bir konuya dikkatlerini çekti. Hani doğa belgesellerinde gösterilen bir sahne vardır: Kuş yuvasındaki zayıf yavru, güçlü yavru tarafından gagalanarak veya ebeveynlerince aç bırakılarak hatta yenerek öldürülür.
İşte bu Milli Güvenlikçiler, biz insanların bunu yapmamamız nedeniyle bugün “terörist” denen insanlarla uğraşmak zorunda kaldıklarına inandılar böylece… Teröristler, yapı itibarıyla yuvadaki zayıf yavruya benziyorlardı. Çok çocuklu ailelenin en az sevilen çocuğu veya tek çocuklu ailelerin en büyük başarısızlığı; Asosyal, iç dünyasına kapalı, beceriksiz, resesif (çekinik) gen sahibi… Kısacası ailenin “kaybetmeye mahkum” (looser) çocuğu…
İstatistiklere göre kendini kurtaramayan (genel anlamıyla) bu tür çocuklar, dünyayı veya ait oldukları sınıfı ya da etnik kökeninden olanları kurtarmaya, liderliğe soyunuyordu. Çünkü, ancak kendilerinin lideri olduğu, kurduğu, yönettiği bir ortam, tam onlara göre olurdu. Kendi içinde tutarlı görünen bu çıkarımda bir noktayı gözden kaçırmıştı bu güvenlikçiler. O da hali hazırda bir çok ülke yönetiminin böyle “çalı kılıklı” (ingilizcesi Bushy) insanların elinde olduğu gerçeğiydi. Yani onları durdurmak için biraz geç kalmışlardı.
Araştırma sonucunda elde ettikleri bilgi, onları bir proje geliştirmeye yöneltti. NANO TEKNOLOJİ ve GENETİK teknolojisini kullanarak, ailelerin yapamadığını yapıp, toplumu, bu potansiyel preterörist-zayıflardan ayıklayacaklardı. İnsanın “zayıflığını” temsil eden ilk günaha atıfta bulunarak projenin adını “YASAK ELMA” koydular. Büyük bir meyva bahçesinin altına gizlenen laboratuvarda genetik olarak değiştirilmiş ve nano-robotlar ihtiva eden elmalar verecek ağaçlar yetiştirdiler. Öyle ki bu elmalar sadece “resesif” karakterlileri etkileyecekti. Bilinçlerini kontrol altına alıp, onları intihara sürükleyecek bir dizi komut ardından görev tamamlanacaktı. Kim bir looser’in kendini öldürmesinden şüphelenirdi ki?
Ayrıca bilim adamları, sadece bu tip insanları etkileyip, elmayı satın almalarını sağlayacak bir “etiket” geliştirdiler. Bir tür hipnotik-dalga (hipno-wave) yayan etiket, yalnızca uygun insanları etkiliyordu. Elma tüketilince nano-robotlar beyne gidip kişiyi zombiye çevirecek değişiklikleri yapacaklardı. Etketin bir diğer özelliği de her ihtimale karşı, etki altına alınan kişinin, yaptığı alışverişe ilişkin hafızasını silmesiydi. Böylece işler ters gitse bile arkada iz kalmayacaktı.
Sonuçta projede işler ters gitti. Önce ağaçların kökleri bahçede çalışanlara saldırdı. Ardından insan bilincini etkilemesi gereken elmalar, kendileri “BİLİNÇ” sahibi oldular. Bu beklenmedik sonuç karşısında korkan (daha çok felsefi etkilerinden) Milli Güvenlikçiler projeyi iptal etti. Ağaçların ve elmaların imhasına karar verdiler. İşlerin imha konusunda da ters gitmesi şaşırtıcı değildi. Yetkililer, elmaların; “imha edilmesi gerekenleri halka yediren insanlar” tarafından imha edilmesine karar vermişlerdi farkında olmadan… Ama zaten “sonuçlarını” bilmeden ve genel olarak ne yapıldığının farkında olunmadan gerçekleştirilen bir eylem değil miydi bilim?

Bir miktar (tam olarak 42) elma imha görevlilerinden biri tarafından çalınarak, kaliteli ürünleri ucuza sattığını idda eden bir süper markete satıldı. Ki bu tanım bu ürün için doğruydu. Geliştirilmesine milyonlar harcanan ve çoook yetenekli bilimadamlarının uğraşlarıyla ortaya çıkan bu ürün gerçekten ucuza satılıyordu.

Bu sırada, yani: Afrika’da bir yerlerdeki bir aslan, tesadüfen ilk insanlara ait fosilleşmiş bir kafatası bulduğu ve bölgesini işaretlemek için kullandığı, Kuzey Kutbu’ndaki yavru bir penguen penguenlik tarihinde ilk kez bir kutup ayısına “anne” diye seslendiği, Amerika Birleşik devletlerindeki bir hayvanat bahçesindeki “shampy” isimli şempanze, bakıcısının cep telefonunu kullanarak 911’i aradığı sırada, hikayenin geçtiği şehre elektirik sağlayan nükleer santralde çalışan mühendis ve bir kaç eğitimli (yani elektiriğin çarpabildiğini bilen ve bunu bildiğini bilen) adamı, sistemden elektirik alacağına sisteme elektirik enerjisi veren bölgenin trafosuna varmışlardı.
Çünkü dün gece başlayan bu tuhaf gelişme ile ilgili olarak Enerji Bakanlığı’nı arayan nükleer tesis mühendisine, “Kendiniz halledin!” denmişti. Çünkü bakanlıkta telefonlara bakan müsteşar, aslında sucuk ve pastırma üretmekten anlayan ama bir akrabası yakın bir zamanda enerji bakanı olan biriydi ve dolayısıyla olayın ciddiyetini anlamamıştı. Çünkü olayın sucuk veya pastırmalarla direkt bir ilgisi yoktu ve bu yaşına dek bunlardan başka bir şeyi umursamak (ve hatta anlamak) zorunda kalmamıştı.
Ekip, ellerindeki teknik cihazlarla fazladan enerjinin kaynağına doğru ilerlemekteydiler. Sonunda bir gece önce yıldırım düştüğünü öğrendikleri apartmana dek geldiler.

İnsanlık tarihinde ilk kez konuşan bir elma ile karşılaşan adam, iyi bir sınav veriyordu. Birkaç saattir hemen hemen her şeyden konuşuyorlardı. Adam; yarattığı canavara veya robota ya da himayesi altına aldığı sevimli uzaylıya, dünya ve insanlık hakkında bilgi veren (vermeye çalışan) kahraman rolünü oynamakta başarılıydı. Ama çene kasları bu kadar uzun süre durmadan çalışmaya alışık değildi. Bu nedenle, dün akşamki olaydan sonra hasar kontrolü yapma bahanesiyle, saklama kabındaki elmayı TV’nin karşısına koyup salondan ayrıldı. İlk uğrak yeri… Durun, söylemeyeceğim! Tahmin edin. Eveeeet! Süre doldu!

Mutfak kapısını açtıktan sonra buz dolabının kapısını açık bırakmasının ne gibi ekstrem sonuçları olabileceğini gördü. Mutfak, buzluğa dönmüştü. Buzlu zeminde dikkatlice ilerleyip dolabın kapısını zorlanarak kapattı. Ardından sigortaları kontrol etmek için hole gitti. Sağlamdılar ve yanık belirtisi yoktu. Oysa yıldırımın hasar verdiğini düşünmüştü. Çünkü tüm elektirikli cihazlar birden bire çalışmıştı dün gece…
Bu durumun, faturasını etkileyip etkilemeyeceğini anlamak için elektirik sayacına baktı. Baktı… Baka kaldı… Sayacın, neden geriye doğru gittiğini açıklamak için mantıklı bir neden düşündü. Ama “sayacın, zaman ayarlı bomba taklidi yaptığı” şeklinde, mantıksız açıklamalardan başkasını bulamadı. Ya da elektirik kullanmayıp tersine ürettiği gibi… Bu olabilir miydi? Bomba değil, öbürü… Bir şekilde dünkü yıldırım, buzolabını bir tür jenaratöre, pile çevirmiş olabilir miydi? “Bomba taklidi yapan sayaç” açıklamasının şansı kalmış mıydı bu ihtimal karşısında?
Fizikle ilgileniyordu. Biraz matematik, biraz kimya, biyoloji (evrim özellikle)… Küçükken ve gençliği boyunca (ki bu iki devir halen toplam yaşamının büyük bölümünü kapsıyordu) müptelası olduğu bilimkurgu edebiyatı (içinde gerçek bilim olan, Star Wars değil) ve izlediği filmlerin ayrıca Mc Gayver dizisinin etkisiyle bu konularda temel şeyleri öğrenmişti. Gerçi sosyal hayat ve genel olarak varoluştan kopuktu ama bu, kopuk olduğu şey hakkında bir şeyler öğrenmesine engel değildi. Eğer Smashing Pumpkins’in şarkısındaki gibi kafesteki fare ise en azında bunun nasıl bir kafes olduğunu anlaması felsefi açıdan önemliydi.
Devirdaim motoru, termo dinamik yasaları, ısıl enerji, tersine entropi, enerjinin korunumu gibi kavramlar beyin kıvrımlarında kayak yapmaya başladığı sırada kapı çaldı.
Nükleer enerji tesisinden gelen ekip, sonunda anomalinin kaynağına ulaşmıştı.

Bu sırada yakınlardaki bir süpermarkette…

Gözlerindeki “şüpheci” bakışlarla etrafı süzüyordu. Ne zaman halka açık bir yere gitse, buranın “teröristlere” de açık olduğu düşüncesi benliğini sarardı… Buna bir de son projelerinde yaşadıkları başarısızlık eklenince “milli güvenliği sağlamak” ütopik bir hayal halini almıştı. Amaçladığı şeyin, asla gerçekleşmeyecek bir ütopya olduğunu anlayan herkes gibi kendini “pazara” açtı.
Süper Market, içinde herşeyi barındıran (“süper” olduğu için kriptonit hariç) devasa bir ön-çöplüğe benziyordu. İnsanlar buradakileri satın alıyor ve dikkatli bir ayıklama süreci (tüketim diyenler de var) sonrasında saf halde “çöp” elde ediyorlardı. Bu çok önemli bir şeydi. Yani öyle olmalıydı. Zira bir şeyin önemini, sadece niteliği değil bununla birlikte “niceliği” belirlerdi ki insanlığın en çok ürettiği şey olan “çöp” nicelik ölçütü bakımından “önemli” sınıfına giriyordu.Belki bir işe yaramıyorlardı. Ama evrenin de işe yaramayan “ısıl enerji” çöplüğüne evrimleştiğini düşünürsek aslında bu, büyük dönüşümün küçük çaptaki (insanlık ölçeğindeki) pilot uygulamasıydı.

“Bir insan, aynı anda hem tedirgin hem de sıkıntılı olabilir mi?” sorusunun ete kemiğe bürünmüş, olumlu yanıtı gibi reyonlar arasında yürüyen “Milli Güvenlikçi” meyva reyonunun önünde durdu. Dünyanın dört bir yanından gelmiş, rengarenk, farklı tad ve aromalardaki meyvalar göze güzel gelen bir kompozüsyon oluşturuyordu. Güvenlikçi, yılların alışkanlığı ile kompozüsyonun güzelliğine “sızan” çürük meyvalara odaklandı.
Diğerleri kadar iyi (parlak vs.) olmayan bir iki meyva gördü. “Eee hepsini yanyana koyarsanız böyle olur!” diye geçirdi içinden.
Sonra…
Tanıdık bir şey (ses, koku, görüntü vs.) algılayanlarda gözlenen neredeyse evrensel “donup kalma” anlarından birini yaşadı. Bir kasa kırmızı elmaya kilitlendi bakışları. Ve etiketlerine… İnanamadı. “Bunların yok edilmiş olmaları gerekiyordu!” diye düşündü. Ama “olması gereken” ile “olan” arasındaki fark değil miydi Dünya’yı macera (!) dolu bir yer yapan? Ya da hiç varolmaması gereken bir evrende, gerçekten de “olması” gereken ne olabilirdi ki… Ünlü ressam “herşey olması gerektiği gibidir” derken espiri mi yapıyordu? Elbette! Herşey olmaması gerektiği gibidir.
Evrenin ilk ortaya çıktığı (patladığı) andan beri devam eden Kaostan -> Dengeye geçiş süreci devam ededursun, Milli Güvenlikçinin kafasındaki düşünce-kaosu azalmaktaydı. Yılların verdiği tecrübe ile (Ki bu yıllar, içinde; paranoya, muhafazakârlık, milyonlarca ölü beyin hücresi, hayal kırıklıkları vs. olan bir tür İsviçre çakısıydı ve şu an kullanılan fonksiyonu tecrübeydi) ne yapması gerektiğine karar verdi. Tüm kasayı satın aldı ve depo görevlilerinden “başka olmadığını” öğrendi.
Aracına atladığı gibi teşkilatın merkez binasına gazladı. Birkaç saat sonra durum anlaşılmıştı. Sadece 1 elma kayıptı. Kendine bir kasa elma ayıran imha görevlisinin, imha ettiği şeylerin neler hisettiğini anlaması sağlandıktan sonra, başlarında en tecrübelileri ve iptal edilen projeyi ilk ortaya atan Milli Güvenlikçi olan 4 ajan, kayıp elmanın izini sürmeye başladılar.
Böyle bir duruma karşı bir takip mekanizması eklenmişti elmalara… Sapı, anten görevi gören meyva özel bir sinyal gönderiyordu. Ama sinyal pek güçlü değildi ve belirli bir noktadan ziyade bir alan bilgisi ulaşıyordu güvenlikçilerin tarama cihazlarına. Dolayısıyla bulma şansını arttırmak için ayrıldılar.

Bu sırada kapısı az önce çalınan evde…

Adam, gözetleme deliğinden baktı. Bilimsel kimliklerini, moda anlayışlarıyla harmanlamış 3 kişi vardı dışarda… İkisi teknik alet ve cihazlarla donanmıştı. Uzun boylu olanları ise takımın “beyni” olmalıydı.
Kapısını çalan 3 bilimadamı… Acaba tüm hayatının bir tür bilimsel deney olduğunu ve (iki gündür yaşananları da açıklayacak bir şekilde) “kafayı yediği” için deneyin sona erdirildiğini açıklamaya mı gelmişlerdi?
Ama ellerindeki aletler bir psikoloğun kullanacağı türden şeyler değildi. Daha çok elektronik ile ilgili gibiydiler. Gerçi “şok” tedavisi diye bir opsiyon psikolojide de vardı ama tüm bunlara da zaten büyük bir elektrik şoku (alzeimerli okuyucalara hatırlatma; hani yıldırım düşmüştü ya) neden olmamış mıydı? Tabii bu, yaşamı başlatan ilk yıldırıma değin ilerletilebilinecek bir açıklamaydı aynı zamanda…
Genelde doktorların “çivi çiviyi söker” temalı tedavilere pek itibar etmediğini hatırladı. Şoku başka bir şokla tedavi edemeyeceklerini bilirdi doktorlar… Otuz yıldır sigara içen akciğer kanseri hastalarına “içmeye devam et” demelerinde ise daha pesimist bir hava vardı.

Çekinerek kapıyı açtı.

Nükleer Santral Mühendisi, çekinilerek kapı açılmasına alışıktı. Buna alışkın olmasının 2 nedeni vardı. İlki, üniversitede okurken eğitim masraflarını karşılamak için güvenlik görevlisi (bir tür kapıcı) olarak çalıştığı binanın kapısında “ÇEKİN” yazması ve buna ek olarak tuhaf bir tesadüf, gelenlerin “CHECK İN” denen şeyden yapmak istemesiydi. İkincisi ise, dış görünümünün (uzun boy ve büyük kafa) ona kapı açanların zihninde belirmesine neden olduğu “Kim bu kapımı çalan uzun boylu ve koca kafalı şüpheli şahıs?” düşüncesine yabancı olmayışıydı.

Kapıyı açan adam ve mühendis bir kaç saniye bakıştılar. Sanki birbirlerinin düşündüklerini anlıyor gibiydiler. Mühendis; “Dün olanlarla ilgili geldik.” dedi.
Adam:
– Biliyorum. Yıldırım düşmesi ve elektirik sayacımın, gerisayım sayacına dönüşmesiyle ilgili heralde… diye onayladı.

Mühendis, “O halde içeri girebilir miyiz?” şeklinde nazik bir soruyla karşılık verdi. O anda adamımızın aklına oturma odasında TV seyreden elma geldi. Eğer tüm bu garipliklerin bilimsel bir açıklaması varsa, yani delirmemişse, elmayı kendine saklamayı düşündü. En azından onu ortaya çıkarak kişi olmak istedi. Bu yüzden “Tabi girin ama bir saniye izin verin.” dedi bilimsel ekibe… İçeri girdi ve saklama kabındaki elmayı kapıp ilk aklına gelen yere, mutfağa götürdü ve Kutuplar’dan tek eksiği penguen kolonileri olan bu cihazdaki kapağı olan yegane yere, buzdolabının derin dondurucusuna attı.
İçeri buyur edilen bilimsel ekip, genel bir kontrolden sonra yıldırım düşen dolabı incelemeye başladılar. İnanılmaz bir şekilde ve miktarda “enerji” üretiyordu ilk verilere göre… Hatta yaşadığımız çağa (Bilgi, Atom, Petrol gibi birçok ismi olan çağa) yeni bir isim daha verilmesini gerektirecek bir buluş olabilirdi bu; BUZDOLABI ÇAĞI
İronik bir şekilde ürettiği temiz enerji ile küresel ısınmayı ve iklim değişimini durdurup, Kuzey Ülkeleri’nin BUZUL ÇAĞINA girmesini engelleyebilecek bir buluş olma potansiyeli de vardı. Buzul Çağı’na karşı Buzdolabı Çağı…
Yanlarında getirdikleri aletlerle birkaç ölçüm daha yaptıktan sonra bilimsel ekibin lideri olan mühendis; “Onu tesise götümeli ve ayrıntılı testlere tabii tutmalıyız. Gerekli merciilere bilgi vermeden önce… Acele etmemeli ve bir yanlış anlaşılmaya veya hataya yer bırakmamalıyız. Yani ilk araştırmalar bitene kadar bu olay gizli kalmalı!” diyerek yapılacakları ortaya koydu.
Dolabın sahibi (ve içindeki elmanın) “Ben de sizinle gelmek istiyorum.” diye ısrar etti. Zorluk çıkaracağını düşünerek – ki zorluk, beraberinde gürültü de çıkarır- kabul ettiler.

Aynı sırada yakınlardaki bir caddede seyreden araçta…

– Yer değiştiriyor! Sinyal alanı değişiyor. Hareket halinde olmalı… HAVVA 1 den tüm ekiplere! Hedef hareket halinde! Tekrar ediyorum; Hedef hareket ediyor!

Milli güvenlikçi, uyarıyı yaptıktan sonra zayıflayan sinyalin kapsama alanından tamamen çıkmamasını umarak gaza yüklendi.

Yarım saat sonra kasasında buz dolabı olan araç, Nükleer Enerji Tesisine varmıştı. Kargo, dikkatlice içeriye taşındı ve nasıl çalıştığının anlaşılması için fişi en yakındaki prize takıldı.
Konuyla ilgili herkes makinenin başında toplanmıştı. Nükleer Santral Mühendisi düşüncelerini ilk dillendiren oldu:

– Eğer bu, düşündüğümüz şey ise “enerji savaşları” son bulacak! Enerji tüketiminin çevreye verdiği zarar azalacak….

Nükleerci kadar optimist olmayan adam, kendi düşüncelerini açıklama ihtiyacı hissederek lafa girdi.

-Enerji kıtken ortaya çıkan sorunları aşarız ama bu sefer de enerjinin bol olduğu durumun yarattığı sorunlarla yüzleşmemiz gerekir. Mesela savurganlıkla… Bir şeyin değerini miktarı belirliyorsa “sınırsızlık” değersizlikle eş anlamlı olabilir.

Onlar tartışa dursun biz de bu kısa aradan faydalanıp dünkü yıldırım çarpması sırasında buzdolabında neler olduğunu (ve içindeki elmaya) gözden geçirelim. Genetik olarak değiştirilmiş ve nano-teknoloji ile yeniden yapılandırılmış elma, sakince dolapta otururken, dolabın kapısı aniden açılır. Adamımız kutu kolasını alır. O sırada dolaba giren nemli hava, elmanın üzerinde su damlacıkları oluşturur. Elmanın yüzeyindeki nano ölçüdeki bir yarıktan içeri giren bu su, elmadaki (her elmada bulunan) mineral tuzları, genetik kod ve diğer hiçbir elmada olmayan nano partiküllerle birleşerek yarıktan dışarı akmaya başlar. Bu tuhaf karışım artık, dolabın iç yüzeyindedir. Bildiğiniz gibi buzdolaplarının soğutma prensibi; sıvı halden gaz hale hızla geçen ve bunu yaparken de ısı soğuran bir maddenin, borular içinde, kompresör vasıtasıyla dolaştırılması şeklinde açıklanabilinir. Bunun için çeşitli kimyasallar kullanılır ki Sodyum Nitrat da bunlardan biridir.
İşte elmadan süzülen ve tuhaf bir çorbayı andıran sıvı dolabın içindeyken düşen yıldırım, bu maddenin soğutma sistemine girmesine yolaçınca, ortaya; her tür enerjiyi (ısıl enerji, ısı enerjisi, ışık ve içinde “ı” harfi olmayan diğerlerini) elektirik enerjisine çeviren, hem de bunu, kullandığı enerjiden fazlasını üreterek yapan bir makine çıkar. Aslında bundan da fazlası olur…. Şey… Tartışma bitti. Nükleer tesise geri dönelim.

Diğer 3 ajan sinyali kaybetmiştir. Ama dördüncü Milli Güvenlikçi sinyali takip ederek tesise ulaşmıştı. Günü kurtaran tek kişi olmak için diğerlerine de haber vermemişti. Yaratılmasına karar verdiği elmaları bulmayı umduğu son yer, bir nükleer Tesisi idi. Acaba elma, yapması gerekenin (teröristleri yok etmek) tam tersini yapmış ve onu satınalan adamı, bir nükleer terör saldırısı yapmaya mı şartlandırmıştı? Yoksa elma değil bir terörist mi yaratmışlardı? Aklına en kötüsünü getirdi, alışıldığı üzere…

Buna izin veremezdi. Kapıdaki görevliye kimliğini açıkladı ve ana binaya doğru aracını sürerken, silahını da kabzasından çıkardı.

Tesisin kontrol odasında…

Adam, buzluktaki elmayı düşünüyordu. Acaba ondan bahsetmeli miydi? Elma nasıldı? Bir elmanın donarak ölmesi mümkün müydü yoksa içeriğindeki şeker, antifriz görevi görür müydü? Bu sırada mühendis, adama dönerek, az önce bittiğini sandığımız tartışmanın bitmediğini göstererek konuşmaya kaldığı yerden devam etti:
– Bu keşfi herkesle paylaşamayız! Bu teknoloji yayılmamalı. Yanlış ellere geçebilir…

Adam, duyduğu şeylerden hoşlanmamış bir ifadeyle:

-Ama tüm dünya ile paylaşacaktık hani? Dünya’nın enerji ihtiyacını karşılayacak bu buluş enerji savaşlarını bitirecekti hani?
– Öyle tabii… Fakat tek elden kontrol edilmeli. Teknolojiyi değil, o teknolojiyle üretilen “ürünü” satmalıyız!
– Satmak mı?
– Yani elbette bir karşılığı olmalı. Sınırsız enerjinin de bir maliyeti olacaktır. Dolayısıyla kâr etmeliyiz.
– Bence şimdiden filmlerdeki; başta iyi niyetli olan ama sonra sapıtan, güç delisi karakterler gibi konuşuyorsun. Nükleer enerjiyi hatırlatırım sana… Senin uzmanlığın. O da ilk başta enerji sorununu çözecek buluş olarak lanse edildi. Bir çok ülkeye yayıldı. Ama sonra “yanlış eller” kavramı yine kendini gösterdi. Oysa birbirinden nefret eden iki ülkenin elinde, dünyayı defalarca kez yok edecek silahlara dönüştüğünde bile, heralde “doğru ellerde” olduğu için hala buradayız. Bir nükleer tesisteyiz. Sence bu bilgiyi paylaşmakta da bir sorun var mıydı?
– …

– KİMSE KIMILDAMASIN! ELMA NERDE?

Bazen çok ciddi bir ortamda meydana gelen alakasız bir olay, tüm ciddiyeti ve konsantrasyonu yok edebilir. Mesela garip (belki kokulu) bir ses veya anlamsız (ya da öyle olduğu sanılan) bir soru… O an tesisin kontrol odasındaki durum aynen böyleydi.

Mühendisin yardımcıları bazı ekipmanları getirmek için az önce odadan ayrılmışlardı. Şimdi içerde 3 kişi vardı. Tabii “kişi” den kastınız insan denen canlı türü ile sınırlıysa…

Aniden odaya giren ve garip bir soru ile birlikte yüzlerine bir de silah yönelten Milli Güvenlikçi’ye öylece bakakaldılar. Ardından adamımız, sorulan sorunun “elma” ile ilgili olmasından çağrışım yaparak olup bitenlerle ilgili çıkarımlarda bulunmaya başladı. İlk olarak, silah tutan yabancı tarafından sorulan sorunun cevabını bildiğini farketti.
Milli güvenlikçi ise o sırada, radyoaktif felakete dönüşecek bir terörist saldırısını engelleyecek tek kişi konumunda olduğunu düşünüyordu. Silahını sırayla ve belirsiz aralıklarla odadakilerin yüzlerine tutuyordu. İçlerinden birinin daha az “dehşete kapıldığını” farkedince, sorusunu bir kez de ona yönelerek tekrarladı.

– Elma nerde? Ne kadarını yedin? Seni ele geçirmesi için yemiş olmalısın. Ama hala sinyal dönderdiğine göre hepsini değil.

Nükleer mühendisin o anki zihinsel durumunu kelimelerle değil, bir rock konserinde şanssızlık eseri Ozzy Osbourne’un eline düşmüş ve üzerine doğru hızla gelen elektro gitara (yani göreceği son şeye) dehşet ve şaşkınlıkla bakan bir tavşanın fotoğrafı ile anlatmak daha kolay olacaktır.

Olup biteni anlama kararlılığında olan adamımız ise ayrıntıları öğrenmek için blöf yaptı ve “Demek doğruymuş!” dedi. Güvenlikçi yemi yuttu.

-Elbette doğruydu! Yani yapmaya çalıştığımız şey… Tüm teröristler, bu zihin kontrol elmalarıyla yok olacaktı. Fakat hesaplayamadığımız şeyler oldu… Hem sen bizi yargılayamazsın! Biz bu ülkenin güvenliği için yaşarız.

Bu cevap, adamın kafasında, neler olduğuna ilişkin bir resim oluşturmuştu. Filmlerden aşina olduğu konu, yani “kontrolden çıkan bir deney” vardı işin içinde… Gerçi olayın “buzdolabı” kısmı hala karanlıktı. Belki de sadece tesadüftü. Yani elma ve dolabın bir araya gelmesi… Eğer bir tanrı varsa ona “tesadüf tanrısı” demeliydik aslında… Zira en çok yarattığı şey bu… Adamı, bu kısa süreli felsefi düşünce sekansından çıkartan şey, bir el silah sesi oldu. Milli güvenlikçi ciddi olduğunu göstermek için bir el ateş etti az ilerde duran dosya dolabına…

O an, birkaç yıl öncesinden gelen bir kehanetin gerçekleştiği andı. Zira tesisi inşaa edenlerden biri, ana bilgisayarın dosya dolabına benzediğini düşünerek “Umarım dosya dolabı zannedip, ona yapılmaması gereken bir şey yapmazlar!” demişti. Çünkü tüm tesis bu yapay zekâ modülüne (dosya dolabı görünümlü şeye) bağlıydı ve ona zekâsını verenler, üzerine ateş edildiğinde yapması gerekenler ile ilgili bir program yüklememişlerdi.

Birden alarmlar çalmaya başladı. Zaten alarmlar hep “birden” çalmaya başlarlar ve “alıştıra-alıştıra çalan alarm” biz insanoğularının teknolojik birikimi ve hayal gücünün ötesinde bir olgudur.
Milli güvenlikçi, terör saldırısının başladığını sandı ve adam ile işbirlikçisi mühendisi öldürmek için silahını onlara yönetti. Evet, belki görevini (saldırıyı engellemeyi) başaramamıştı ama en azından bu iki teröristin, kendisinden ve radyoaktif serpintiden etkilenecek milyonlarca insandan daha az yaşamasını sağlamak da bir tür “küçük zafer” olabilirdi. Her ne kadar radyoaktif serpintiyle ölmek, silahla vurulmaya tercih edilebilinir bir ölüm şekli sayılmasa da…
Sonuçta yapması gerekeni biliyordu. Tüm kariyeri boyunca uyguladığı, bunun için eğitildiği şeyi yaptı ve kontrolü “paranoyalarına” bırakıp, tetikte duran parmağını hareket ettirmek için gereken sinyali, sinir sistemi vasıtası ile yolladı.
Alışılmadık bir durum vardı. Normalde bunu yaptığında (yani tetiği çekince) bir gürültü çıkması gerekirken, o an çıkmamıştı. Gerçi bir aydınlık olmuştu ama bu da barutun yanarken çıkardığı alevinkine benzemiyordu.
Daha sonra bunun nedenini anladı. Çünkü tetiği çekememişti. Bu nasıl olurdu? Beyni, gereken sinyali göndermişti. Buna emindi. Biraz daha zaman geçince şaşırtıcı gerçeği farketti. Tüm vücudu donmuştu. Ve bu, gün boyunca doğru şekilde farkettiği ilk şeydi.

Bir-iki saniye içinde yaşanan olayların, Milli Güvenlikçi’nin bakış açısıyla gelişimi bu şekilde olmuştu. Odadaki diğer kişiler ise buzdolabının kapısının (ve tabi ki ışığının) aniden açıldığına ve silahını ateşlemek üzere olan güvenlikçinin olduğu yerde donduğuna şahit oldular.

Aşırı soğuğun neden olduğu buhar dağılınca, buzluktaki elma göründü ve az önceki başarısından dolayı, buzdolabını tebrik etti:
-İyi iş başardın. Tam zamanında!

Arkasındaki ince soğutma borularından oluşan ızgarayı ses telleri gibi kullanan buzdolabı, duyabilinecek en metalik sesle karşılık verdi:
– Buna sevindim!

Mühendisin o anki düşünceleri ve hislerini anlatacak en iyi şey; Ozzy Osbourne’un gitarında mucizevi bir şekilde kurtulan ama bu sefer de uzaylılar tarafından kaçırılıp, etobur dev havuçların yaşadığı bir gezegene götürülen tavşanın fotoğrafı olabilirdi.
Takip eden sırayla: tüm fizik bilgisini altüst eden şeyler yapan bir beyaz ev eşyası, patlamak üzere olan bir nükleer reaktör, saniyeler içine donan bir milli güvenlikçi, konuşan elma ve buzdolabı gören bir nükleer nühendisin zihinsel durumunu ancak bu örnekle açıklayabilirdiniz.

Adamımızın şaşkınlığı ise bundan biraz daha (yaklaşık bir konuşan elma miktarında) az idi. Zira konuşan elma kısmını daha önceden atlatmıştı. Buzdolabına dönerek;

-Sen… Sen de mi konuşuyorsun?
dedi…
– Şey.. Evet! Dünden beri… Sanırım.
– Neden hiçbir şey söylemedin?
– Bilmem. Sanırım sürekli “çok gürültülü çalıştığımdan” yakındığını hatırladığım için… Biliyorsun ki suyun ve tabii ki buzun hafızası vardır. Neyse… Az önce elma bana bildiklerini anlattı. Buzluğa girip donmaya başlayınca buz kristalleri vasıtasıyla bir bağ kurduk. Odada olup biteni izlerken, silahlı adamı durdurmaya karar verdik.

Adamın dikkatini elma çekti bu sırada…

– Elma! Sen iyi misin? Umarım donmak sana zarar vermemiştir.
– Aslına bakarsan benim için endişe etmene gerek kalmadı. Zaten çürümeye başlamıştım. Bildiğin gibi biz elmalar, sizin tersinize çürüyerek ölürüz, öldükten sonra çürümeyiz. Donmanın etkisi geçici olarak bunu yavaşlattı ama bu sefer de hücrelerimde oluşan buz kıristalleri çok fazla zarar verdi bana…
– Ama… Kurtulacaksın değil mi? Bir yolu vardır mutlaka… Burdan çıkmalıyız. Tesis patlayacak! Sonra seninle ilgileniriz.

Buzdolabı çekinerek lafa karışı;
– Eee… Ben sisteme bağlandım. Çekirdek erimesi başlamış. Bunu durduramam ama yeterince anti-madde üretebilirsem, reaktörün patlarken ortaya çıkartacağı radyoaktif enerjiyi ve partikülleri zarasız hale getirip “saf enerji” şekline dönüştürebilirim. Tabii tesis yine de yok olacak. Ama güzel bir krater bırakacak ardında… Ve siz şimdi kaçarsanız kurtulabilirsiniz.

Elma, kalan gücüyle adamı uyarır:

– Hadi! Çıkın burdan! Uzaklaşabildiğiniz kadar uzaklaşın. Gerisini biz hallederiz.

“Lanet olsun!” dedi adam.
-Bu kadar elma sevdiğimi… Yani bir elmayı bu kadar sevebileceğimi hiç bilmezdim. Senle iyi dost olduk. Hem konuşacak o kadar çok şey var ki… Yok olmanı istemiyorum.

Elma, adamı teskin etti;
– Yok olacağımı kim söyledi? Merak etme. Bir şey olacaksa olacaktır. Ve emin ol, birazdan olacaklar “yok” sıfatını hakketmiyor. Zaten hiçbir şey gerçekte “yok” olmaz. Şimdi git. Dondurduğumuz insanı da unutma…

Adam, mühendis ve adeta “düşünmeyen adam” heykeli olan Milli güvenlikçi, içindeki telsizden sürekli “HAVVA 1 DURUMUNU BİLDİR!” lafı duyulan arabaya binip, tesisten yarım kilometre kadar uzaklaşmışlardı ki muazzam bir enerji sütunu göğe yükseldi. Ardında, aynen buzdolabının dediği gibi camlaşmış yüzeyiyle, güzel bir krater bırakarak…

Ortaya çıkan yüksek ısıl enerji, güvenlikçinin buzlarını eritti ve çok hızlı donduğu için organları zarar görmeyen zavallıyı hayata döndüren şey, öldürmek üzere olduğu adamımızın hayat öpücüğü oldu. Tramvatik günün ardından mühendis, şaşırmaktan yorulmuş ve baygın halde yatıyordu.

Bu sırada, yani; bir grup bilimadamı Afrika’da ilk insanlara ait fosilleşmiş bir kafatası bulmuşken bölgesini korumaya çalışan bir aslan tarafından saldırıya uğradığı, Kuzey Kutbu’nda yaşayan bir Eskimo, evlat edindiği pengueni emzirmeye çalışan bir kutup ayısı gördüğü, ABD’deki bir mahkeme “Shympy” isimli şempanzeyi “cep telefonu gaspından “yargılanacak kadar zeki bulduğu sırada, tüm bu tuhaf gelişmelerden habersiz kendi garip gelişmelerinin şokundan kurtulmaya çalışan üç adamın birkaç milyon kilometre uzağında ilerleyen enerji sütununda, onu dinleyene çok ilginç gelebilecek bir konuşma sürüyordu:

– Vay be! Bilinci, saf enerji ile birleştirdik sanırım. Artık elma değilim ve kendimi harika hissediyorum. Ya sen? Hala buzdolabı gibi mi hissediyorsun?

– İronik… Beni hayata getiren şey bir yıldırımdı. Başlayan hayat, sonunda kendi varlığının özbilincine vardı. Şimdi ise bilincim, onu bu günlere getiren “bedenden” ayrılıp saf enerjiyle bütünleşti. Kim bilir belki bu enerji de bir başka yerdeki “ilk canlıya” hayat verecek yıldırım olacak…

– Ben farklı bir ironiyi farkettim. Dün TV izlerken, NEWTON adlı bir adamın, yerçekimini ve daha birçok şeyi, kafasına düşen bir akrabam sayesinde farkettiğini ve insanlığa sunduğunu anlatıyorlardı.

– Sence bu seyahatimiz ne kadar sürecek?
– Entropiye bağlı… Isıl enerjiye dönüşene dek her halde. Neden sordun?
– Sıkılırsak diye… Konuşabileceğimiz çok konu var ama onlar ya da konuşma arzumuz bittiğinde ne yapacağız?
– Bilmem. Herhalde senin dediğin gibi bir gezegen bulur ve orada yaşamı başlatırız. Çünkü entropiye karşı verilen en epik ve lirik mücadele yaşamın ta kendisi…
– Pekala. Eee sıradaki konu ne?
– Yasak elmayı yediği için, evrende ebedi şaşkınlığa ve dehşete mahkûm olan tavşan ile arkadaşları aslan, penguen, kutup ayısı ve şempanzenin hikâyesini duymuş muydun?
– Şempanze mi? Bir şempanze biliyorum. Adı neydi? Shympy idi galiba…
-…
-…

THE END

NUMEROLOJİ

Merhaba, sayıların insan kurgusu olduğunu unutup onları; insanüstü yetenekleri olan (geleceği göstermek gibi) büyülü şeyler olarak nitelendirenler! Bu yazımda ekmeğinize yağ süreceğim. Tüm sayıların temelini oluşturan dokuz adet rakamdan bahsedeceğim sizlere… Bakalım düşündüğünüz gibiler miymiş?

BİR (1): İçi dışı birdir.Yalnızlığı sever hatta onu tanımlar. Ama biraz tedirgin bir tiptir. Çünkü hiçliğe yani “sıfır” a bir adım mesafede durur ve hep, ona düşerek hiçlikte kaybolmaktan korkar. En sevdiği oyun “birdirbir” dir.

İKİ (2): Dualist dünya görüşünün (herşey zıddıyla vardır) simgesidir. İkiyüzlülük ve riyalârlıkla da yakın ilişkisi vardır. Sürekli “boyut eksikliğinden” yakınır. “Bir tane daha olsaydı o zaman beni görürdünüz, 3 boyutlu…” der. Sloganı “ya hep ya hiç” tir.

ÜÇ (3): Grup kavramının doğduğu kaynaktır. “Hak” kavramı ile de anılır. Allah`ın bile sadece onun kadar (3 kadar) hakkı vardır. Biraz tembeldir. Tek başına iş yapmayı sevmez. Bir iş verildiğinde yanına birilerini ister. Karşı çıkarsanız: ” Benim adım Üç, bu iş çok güç.” diye yakınır.

DÖRT (4): Mükemmeliyetçidir. Sahip olduğu “4-4`lük” sıfatını,gururla taşır. Dengelidir. Her ne kadar “tripod” (3 ayak) diye bir şey olsa da çoğu şey (masa, sandalye, araba, kedi) 4 üzerine temellenir.1`den hiç hoşlanmaz. Onun ruh halinin aniden (birden) değişmesinden ve dengesiz hareketler yapmasından yakınır. Kıçı açık kişilerin yüksek sesle adını söylememesi gerekir. Zira onlara verilecek cevap “Dön de g*tünü ört!” olacaktır.

BEŞ (5): Kişilik çatışması yaşayan kararsız bir tiptir. Dokuz adet rakamın tam ortasında (simetrik ve aritmetik orta) olduğu için “denge” kavramını sahiplenmeye çalışır. Ama DÖRT (4) buna izin vermez ve kendisinin sadece dengeyi değil mükemmelliği de içerdiğini (4-4`lük) ileri sürer. Beş (5) ise buna karşılık olarak “5 Yıldızlı Otel” örneğini verir. Sürekli tartışır bu ikisi sizin anlayacağınız.

ALTI (6): İnsanlar arasında “aptal sarışın” neyse ALTI`da (6) rakamlar dünyasında odur. Kendini güzel bulur, ki öyledir. Ayrıca adının birçok dildeki karşılığı seksidir; İngilizce: Six, Almanca: Sechs (zeks) İspanyolca: Seis, İtalyanca: Sei, Rusça: шеѿть vs… Türkçe`de ise biraz zorlarsak; “Altı. Neyin altı? Belaltı!” olur. IQ`sunun sıralamadaki yeri normalin 6 dır.

YEDİ (7): İçlerinde en muhafazakâr, tutucu olanıdır. Ölümcül günahlarla özdeşleştirilebilineceği gibi Azrail`in Tırpanına da benzetilebilinir. Dini yönü ağır basar. Altı (6) İle birlikte (daha doğrusu ardarda veya aynı sayı içinde) anılmaktan hoşlanmasa da aslında içten içe onu arzular. Dış görünümündeki atılganlık (gerilimiş yay gibi duruşu mesela) yanıltıcıdır. Onda, tanrısına tapmak için diz çökmek üzere olan bir mümin havası vardır.

SEKİZ (8): Dalgacıdır. Dört, Altı ve Yedi ile uğraşır sürekli… Nasreddin Hoca ile Ömer Hayyam karışımı bir karakterdir. Dörde “Belden aşağım tutmasa sana eşit olurdum!” tarzı sataşmalarda bulunur. Altının ise seksiliğine saldırır; “Benim adımın Türkçesi seninkinden seksi! Hem vücudum da daha güzel!” demişti geçenlerde… Ama en çok YEDİ ile uğraşır. Herşeyin geçici olduğunu anlatan Yedi`ye;
“Haklısın, hiçbirşey sonsuza kadar sürmez, ben hariç!” demiş ve yere yatarak poz vermişti: ∞

DOKUZ (9): İçlerinde en olgun ve anaç olanıdır. Diğerleri de ona (heralde en büyükleri olduğu için) saygı gösterir. Sanki diğer rakamları, DOKUZ doğurmuştur. Böyle bir kişiliğe sahip olmasının çeşitli nedenleri olabilir.
Kendinden sonra başlayan “SONSUZ SAYILAR EVRENİ” ile “ŞIMARIK RAKAMLAR DÜNYASI” arasında bir sınır, tampon bölge gibidir. Sayıları görünce, rakamların bir arada uyum içinde yaşayabileceğini anlamıştır. Belki bilgeliğinin kaynağı budur.
Ama anlayamadığı bir şey vardır. Alfabe A ile başlar ve Z ile biterken, rakamlar B ile (Bir) başlar, Z ile (dokuZ) biter. Dolayısıyla kayıp bir çocuğunun olması ihtimali ona acı verir. Olgunluğunun bir diğer nedeni de belki budur. Acı, olgunlaştırır.
ThE eNd

100 DOLARA DİZÜSTÜ

OLPC (One Laptop Per Child-Her Çocuğa Bir Dizüstü) projesi kapsamında üretilen ve pilot uygulama için seçilen Nijerya’ya gönderilen, her biri 100 dolara malolmuş cihazları taşıyan tır ve peşisıra gelen jip, köyün meydanında, tozu dumana katarak durdular.
Katarakt gözlerini tozdan korumaya gerek duymayan köyün en yaşlısı Otumbo “Umarım yiyecek bir şeydir” diye düşünerek yerinden doğruldu ve akabinde yüzükoyun yere düştü. Fil hastalığı yüzünden artık yürüyemediğini unutmuştu yine…Otumbo 60 yaşındaydı ve 60 yaş Afrika’nın bu bölgesi için bir rekordu. Genç Zbunbu, köyün rekortmenini yerden kaldırdı. Üstü başı toza bulanan adamın elbisesini silkeleyip temizlemeye çalıştıysa da düşme nedeniyle oluşan tozla, zaten uzun süredir orada olanları ayırdedemediği bir noktaya gelince, vazgeçti.
En fazla 40 yaşına kadar yaşayabilen bu insanları, (Otumbo hariç) saplanıp kaldıkları acımasızcasına acı dolu “gerçek” dünyadan kurtarmak için onlara sanal alemin (cyber-space) kapılarını açmayı amaçlayan gönüllülerden oluşan grup, araçlarından inmişti. Kadın gönüllü, gönülsüzce tırın arkasına gidip konteynerin kapısının kolunu çevirdi. Bu zincirleme isim tamlaması, zincirleme bir reaksiyona neden oldu ve engebeli yollarda giderken istifi bozulan dizüstü bilgisayar kutuları, kapıyı açan kadını gömmek istiyorlarmışcasına aşağıya döküldüler.
“Oh f*ck!” diye bağıran kadının yardım istediğini sanan köylülerden, yardım edebilecek kadar gücü olan birkaçı hemen kutu yığınının altında kalan kadını kurtardılar. Bu sırada ekipteki diğer gönüllüler “Stupit Bitch!” demekle meşgullerdi.
Afrika’nın ortasındaki bu çorak arazide, kliması çalışmayan bir jipin içinde kilometrelerce yol gidip, hayatlarında “musluk teknolojisi” bile olmayan insanlara bilgisayar dağıtmak, insanın sinirlerini ve ağzını bozuyordu. Aksi gibi tercümanı taşıyan araç yolda bir impalaya (Araba modeli olmayan, gerçek bir impalaya) çarpmış ve arızalanmıştı. Bilgi otoyoluna çıkmak için yanlış zamanı seçen zavallı hayvan yüzünden, bu yardımsever insanlar dil sorunuyla da uğraşmak zorunda kalacaklardı şimdi…
Anlamsız dialog girişimleri ve sayısız yanlış anlama, küfür ve absürd durumdan sonra tüm köy halkı meydanda daire olacak şekilde toplanmıştı ve kendilerine yapılacak sunum (presentation) için hazırlardı. Acaba bu sefer neyle karşılaşacaklardı? Geçen sefer gelen iyi insanlar, erkeklerden; “cinsel organlarını plastik bir şeyin içine sokmalarını” istemişlerdi. Böylece çocukları olmayacaktı. Heralde çocuk sahibi olmak beyaz insanların kültüründe çok ayıp veya kötü bir şeydi. Oysa bu topraklarda ölüm oranı böylesine yüksekken çocuk yapmayı keserlerse tükenecekleri aşikârdı. Tabii hastalıklardan da korunacaklarını vaad etmişti derilerinin beyaz olması yetmiyormuş gibi bir de beyaz önlük giyen adamlar… Fakat böyle basit bir şey, hastalık yapan kötü ruhları korkutamazdı ki… Belki kırmızı ve tırtıklı olanın bir şansı olabilirdi.
Kalabalığın ortasındaki adam elindeki fıstık yeşili cihazı açtı. Köy halkının gözleri aydınlanan ekrana kilitlenmişti. Grubun diğer üyeleri ise uydudan internete bağlanan ve güneş enerjisiyle çalışan cihazı monte ediyorlardı. Böylece köydekiler dünyanın geri kalanına bağlanıp dünyadan ne kadar geride kaldıklarını görebileceklerdi.
Meydandaki açıkhava kursu devam ederken, birkaç tahta parçası ve biraz saman karıştırılmış çamurdan imal edilen ve en az bir köpek klübesi kadar komforlu evinde uyuyan Gnube hiçkimsenin aklına gelmemişti. Anne ve babası AİDS’ten ölen bu zavallı kız çocuğuna tüm köy halkı bakıyordu. Zaten bakmaktan başka ne yapabilirlerdi ki… Dolayısıyla köyde laptopu olmayan tek Afrikalı çocuk o kalmıştı.
Ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarına inanan gönüllü yardımseverler, her çocuğa (Gnube hariç) laptopunu verdikten sonra yola koyulmak üzere toplanmaya başlamışlardı. Küçük kız da tam bu sırada uyandı. Uyku mahmuru gözlerini ovuşturarak olup biteni anlamaya çalışıyordu.
Sonunda tır ve jip tekrar yola çıkmıştı. Arkalarından koşan çocuğun onları yolcu ettiğini sanmaları normal karşılanabilirdi. Gnube hakkı olanı almak için harcadı zaten çok az olan gücünü… Batan güneşe doğru ilerleyen araçlar ve arkalarından yükselen toz ile yerde, dizlerinin üstüne çökmüş, ağlayan Afrikalı bir kız çocuğundan oluşan kompozüsyonun, MSNlerde, desktoplarda ve fotoğraf sitelerinde ölümsüzleşmesi için ihtiyacı olan tek şey bir National Geographic fotoğrafçısıyda ama o sırada en yakındaki, 300 km ötede, aslanların hayatını belgeliyordu. Zaten araçlar çoktan kadrajdan çıkmış ve toz küçük kızın üstüne çökmüştü artık…
Şimdi ne olacaktı? Onu yüzüstü bırakan iyi insanları nasıl bulacaktı? Onu dizüstü çöktürüp ağlatan dizüstü bilgisayarını alamayacak mıydı? Yooo! Bu kadar çabuk kabullenmeyecekti yenilgiyi… Kendinden önceki 4 kardeşi kadar kolay pes etmeyecekti hayatın zorlukları karşısında..
2 haftada bir geçen ve konvoyun gittiği yöne giden otobüsü hatırladı. Ertesi sabah yine geçecekti. Ona binecek ve iyi insanları bulup, adını unuttuğu o şeyi alacaktı!
Sabah olmuştu. Köyün çocukları hep o saatte ve neredeyse birlikte uyanırdı ama yeni oyuncaklarıyla oynadıkları için hemen hepsi geç yatmış dolayısıyla ilk uyanan Gnube olmuştu. Geç kalmaktan korktuğu için hemen yola çıktı. Otobüs normalde orada durmazdı. Bu yüzden birkaç taş parçasını yola yerleştirdi.
Yarım saatlik beklemenin ardından ufukta görünen otobüs kızın neşesini yerine getirdi. Ani bir fren ve küfürle duran otobüse çaktırmadan bindi. İlk kez otobüse binmişti. Köyünü ardında bırakırken hiç korkmuyordu. Kalbi kütküt atıyordu ama heyecandan… Ne macera be! Hele bir de laptopunu alıp köye dönünce kimbilir ne çok şaşıracaklardı. Böylece “Tek başına fazla hayatta kalamaz” diyenlere de en güzel cevabı verecekti.
Uyandığında otobüs boşalmıştı. İşte o zaman biraz korktu. Ama sonra az ilerde duran çocuğun elindeki yeşil renkli makineyi görünce doğru yerde olduğunu anladı. Koşarak onun yanına gitti. Çocuğa bunu nerden aldığını sordu. Fakat haberler pek iç açıcı değildi. Çünkü konvoy yağmalanmıştı. Çocuk onu olay yerine götürdü. Bilgisayarları taşıyan tırın ve gönüllülerin olduğu jipin yanmış ve iskeletleri kalmış halini gören Gnube gözyaşlarına boğuldu. Çocuk ise anlatmaya devam etti. Silahlı adamların yolu nasıl kestiğini, tır şöförünün ve diğerlerinin öldürülüşünü, halkın bilgisayarları yağmalamasını…
O da birkaç tane kapabilmişti. Hatta 100 dolar bulabilirse birini vermeyi teklif etti. Gnube ise önce 100 doların ne olduğunu ardından da nasıl bulabileceğini sordu. Yağmacı çocuk, anacaddeye gidip dilenmesini tavsiye etti. Özellikle de beyaz adamların para verdiğini anlattı.
Otobüsün kalkmasına daha iki hafta vardı. “Yapabilirim!” dedi içinden. Ardından en az köydeki evi kadar rahat bir kuytu köşe bulup uykuya daldı.
Sabah kalkınca ilk işi az ilerdeki çöplükte kahvaltısını yapmak oldu. Yemek bulabildiği her öğün ona aynı derecede önemli geliyordu ama sizin de bildiğiniz gibi kahvaltı günün en önemli öğünüydü.
İlk iki-üç gün pek iyi gitmedi. Sadece birkaç kişi para vermişti. Onlar da yerel paraydı. Ama en azından artık “iyi insanların parası” ile kendisi gibi olanların parasını ayırdedebiliyordu.
Bulunduğu kasaba, yakınlardaki elmas madeni sayesinde nispeten gelişmiş ve kalabalıktı. Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar burada elmas işine girmişlerdi. Her türden insan vardı. Her türden…
Yolculuğunun dördüncü gününde ana caddede dilenen Gnube bu her türden insanlardan biriyle karşılaştı. Bildiği iki ingilizce kelimeyi söyledi: “100 dolar!” Domuz gibi pembe, şişman ve terli olan adam birkaç gün önce stresli bir sürecin ardından yüklü miktarda elması elinden çıkarmıştı ve stres atmaya ihtiyacı vardı. Onlu yaşlarında görünen ve “100 dolar!” diyen kızın elini tuttu ve kendisinin de nereye çıktığını bilmediği ara sokaklardan birine daldılar.
Gnube ne olduğunu anlamamıştı. Fakat yine de korkmuyordu. Çünkü şimdiye kadar gördüğü tüm beyaz adamlar iyiydi. Onlara ilaç ve yiyecek getiriyorlardı. Hatta adını yine unuttuğu o yeşil, ışıklı kutuları da onlar getirmişti.
Terkedilmiş, yıkık bir binadan içeri girdiler… Adam Gnube’yi dizüstü çöktürdü. Yüz dolar karşılığında…
Gnube’nin yüz doları vardı artık. Yırtılmış elbisinin yerde sürüklenen parçalarıyla birlikte, kendisine 100 dolar karşılığında laptop vermeyi vaad eden çocuğu arıyordu. Şans eseri aynı yerde buldu da… Aslında yağmacı çocuğun, “bilgisayarı vermeden parayı almak” gibi bir düşüncesi vardı ama üstübaşı yırtılmış, burnu ve dudağının kenarında kurumuş kan damlaları olan kollarının çeşitli yerleri morarmış kızın haline acıdı ve ona istediğini verdi. Zaten 5 tane daha vardı.
Korku dolu, kabus gibi geçen günlerden sonra köyünün önünden geçen otobüsün kalkacağı gün gelmişti. Buradan ayrılacağı için sevinçliydi ama yüzüne baktığınızda bunu göremezdiniz. Otobüse binerken dilencilikten kalan yerel parayı şöföre uzattı. Bu, yolculuk için yeter de artar bir para olduğu için şöför onu yanındaki koltuğa oturttu, aynen bir first class yolcu gibi…
Köyüne yaklaştığını sanki hissetmiş gibi tam zamanında gözlerini açan çocuk, hiç konuşmadan inmek istediğini anlattı şöföre… Sonra kollarıyla sarıp sarmaladığı laptopuyla koşmaya başladı evine doğru…
Yüz metre kala tuhaf birşeyler olduğunu farketti. Köyün merkezinde büyük bir ateş yakılmıştı ve kendilerine yardım(!) amacıyla verilen tüm laptoplar, uydu anteniyle birlikte içine atılmıştı.
Gnube meydanın girişinde boy gösterince, olağan dışı hareketlilik durdu. Herkes ona bakıyordu. Sonra köyün en yaşlı ve muhtemelen en hastası 60’lık Otumbo mucizevi bir şekilde ayağa kalktı. Aynen bir filinkine benzeyen ayaklarıyla yürüdü. Çektiği acı, yüzünden okunuyordu. Gnube’nin yanına geldi ve yaralı yüzünü okşadı. Sonra kız çocuğunun sıkı sıkıya sarıldığı laptopu usulca alıp ateşe doğru attı. Tutturamamıştı ama olsun. Ardından kızı kucağına aldı ve kulübesinin önündeki yerine döndü.
O oturunca “rage agains the machine” kaldığı yerden devam etti.
Çünkü olup bitenler önce şişman domuz tarafından cep telefonuyla kaydedilmiş ardından da tüm insanlıkla –Afrikalılar dahil- paylaşılmıştı. Olup bitenler otobüsten çok daha hızlı yol alıyordu artık…